Kayıtlar

lüzumsuzluk diyarında var oluşun acınası karşılığı

Pek çok insanın zihninden zaman zaman geçtiğini düşündüğüm, benim zihnimden de -haddinden fazla kez- geçen, var oluşumla ne yapmayı istediğime yönelik tüm o soruları cevaplayabilmek için ne tür bir bilgeliğe sahip olmak gerektiğini hep merak ettim. Kendim böyle bir arayış içindeyken(?) bazı insanların bu arayışı bizzat göz ardı ettiklerini, bazı insanlarınsa bu tür sorular sormaya yatkın bir yaşam süremedikleri veya süremeyecekleri gerçeğini de aklımdan çıkarmadım ve bu arayışımı olabildiğince ciddiye almaya çalıştım. Geldiğim noktada neye ulaştım öyleyse? Aslında hiçbir şeye. Aramaya başladığım bu cevapların, bir binanın penceresinden dünyayı kavramaya çalışarak bulanamayacağını öğrenmem çok zaman almadı. Kendi çizdiği çemberin içinde ömrünü tüketen birisinin, hangi var oluşları gerçekleştirmesi beklenebilirdi? Yalnızca çemberin içinde gerçekleşebilecek olanları tabi. Dolayısıyla, kendim için yapabileceğim en iyi şey, kök salmaya çabalayan bir ağaç gibi davranmayı bırakmak ve asıl...

olasılık-lar ilizyonu

... bir süredir içinde sürükleniyorduk, biliyorsun, şu rastgelelik işte ki zaten, bu rastgelelik durumundan kurtulmamız gerektiğini düşünüyordum, sana henüz söylemediysem bile -- varlıklarımızın birbirini, rastgele zamanlarda fark ediyor  olması, işte, bu bahsettiğim -- sanırım o sıralar, konuşmak -konuşabilmek- için yeterince uygun zamanlarda değildik, ya da sen ile ben, o 'zamanlar'a yeterince ait değildik, bilemiyorum fakat her nasılsa, bu tarz olasılıklardan kurtulmamızın çok daha iyi olabileceği ortadaydı, ikimiz adına da ya da olması gerekirdi doğrusu yani ben öyle sanıyordum__ -- henüz hiçbir karşılığı olmayan 'sen ile ben' için, bu sayede, daha da anlamlı olabilirdi belki de, tüm o anlar -- sonra bir gün, uzun zaman sonra seni gördüğüm için sevinmek dışında bir şey yapmıştım, sen ile beni bir araya getiren durumların lüzumsuz bir hal almasıyla kesilen -ya da seyrekleşen- iletişimimizi geri getirebilmek adına yaptığım/yapacağım türden b...

bazı an'lar ki

... senin için hiçbir sebebi yoktu belki, senin ile benim tanışmamızın, ki tanıştığımızın birkaç ertesi günü sormuştun bana, seninle neden tanışmış olduğumu ya da tanışmak istediğimi: --   o sırada, birkaç sebep sayabilirdim sana, hatta bu durumu gayet mantıklı bir açıklamayla da anlatabilirdim doğrusu  -- fakat sonra birden, "bilmiyorum, öylesine." benzeri bir cümle çıkmıştı ağzımdan,  üstelik  o an bunu söylemek de geçmemişti aklımdan, birden, söylemiş bulunmuştum  -- ki  zaten en başta bile, fazlasıyla garip bir an olmuştu tanışmamız, ardından  böyle cümleler  sarf ediyor oluşum, bu garipliği alıp bir çeşit  lüzumsuzluğa dönüştürmüştü sanki  -- biliyorsun ya, -- gerçi hala bu tavrımı bilmiyor olmalısın, birbirimizi öğrenebilmek  için pek de vaktimiz olmamıştı nasılsa  --  ben, kendim olduğumdan beri, lüzumsuz durumlardan hep uzaklaşmışımdır,  ki kendimden de uzaklaşarak, kendi ke...

büyümek ki yeniden

hiç hissettirmeden süregelen, belki de üzerinde düşünmeye bile vakit tanınmayan bu durumun farkına varmak için daima geçmişe bakmak gerekiyordu, fakat geçmişe odaklanmak demek, halihazırda yaşanmakta olan zamanın kayıp gitmesini gerektiriyordu ve bu durumun, ne yazık ki engellenemez bir süreç doğrultusunda gerçekleştiğine tanık olmak, lüzumsuzluğumu her saniye daha da artırmak dışında ne yapabilirdi? halbuki iç sesim varlığımın lüzumsuzluğunu usul usul dile getirmediği sürece, evrenin tüm işleyişiyle bir etkileşim içinde olduğum yanılgısına kapılmış bir zihin ile  yaşamaya  tutunmaya devam ettiğimi fark ediyorum, kaldı ki bir insanın -pek çok zaman- kendi düşüncelerine kulak tıkama mecburiyeti duyması görünürde pek sorun teşkil etmiyor ve kişinin bu durumu düzeltmek adına yapabileceği bir çok seçeneğe sahip olması, içince bulunduğu durumdan çabuk ve hiç yıpranmadan çıkabileceğini düşündürüyor bana, fakat sonu aydınlığa uzanan sokaklar böylesine görünür ve seçilebil...

baslıbasına bir derin kuytu

konuşmamın lüzumlu olduğu durumlar bile en az benim kadar lüzumsuzdu, halbuki ben bir ömür susmaya da razıydım, tabi şu vakitlerde gönlümü, başımı hafifçe sağa yatırıp bir takım insanların gözlerine bakma arzusu dolduruyor olsa da, içten içe bir lüzumsuzluk hissi ile burun buruna kalmaktayım, sözleri körelmeye yüz tutmuş ancak henüz uçurumdan aşağı itilmemiş bir an'a savrulmaktayım, adanmışlık mevzuma sahibiyet talep etmiş olan zat'a ve ömürlük bir ziyaret için yola çıkışıma dair -gelecekte talep etmiş olacak zat'a dair- hayaller kurmaktayım. uzunca bir vakit önce de yapmakta olduğum, kuşluk vakitlerindeki gün ışığını ruhuma doldurma mevzusuna fazlaca özlem duymuyor olsam da, halihazırda mevcudiyetimin yeterince kıymet teşkil etmemesi beni bu mevzudan da alıkoymakta, görüldüğü üzere  karanlıklara razı olmaktayım  artık, yitip gitmenin eşiğinde dolaşmaktayım, nitekim ellerimin uzanamadığı veya uzandıysa da tutunamadığı o sayısız çırpınış denemelerinden sonra, iyileşme çaba...

varlıgım dahi bir lüzumsuzluktu oysa

lüzumsuzlukların had safhada olduğu ve fena halde rağbet gördüğü şu dünyada nefes almak için lüzum arıyordum, halbuki sevgiden başka bir mevzuya da lüzum yoktu ki şu hayatta nefes almama sebebiyet verebilecek yek ve yegane mevzuydu sevgi ve sevmek eylemi hatta uğruna bir ömür adanabilecek yek ve yegane mevzu da sevgiydi nitekim bu düşüncemin bırakın silinip gitmesini, eksilmesine dahi izin vermemiştim bu vakte dek, vermeyeceğim de ilelebet fakat bilmezdim, bildiysem de tatmamıştım, sevmek efendim, çetrefilliymiş meğer seviyorken sevilmek istermiş gönül, sevilmez ise de solarmış çiçekler gibi vazgeçilmek, kırarmış gönlün kanatlarını, kırılır ise de uçamazmış bir daha kuşlar gibi ah şu dünyada, ancak sevda ile dolar diye düşünürdüm ya mektuplar kimisi gönül kırarmış meğer, kimisi kürek kemiklerini sızlatırmış insanın kimisi avuçlar arasından süzülür gidermiş rüzgar ile, kimisi hüzün yağmuru saklarmış içinde kimisi ise ırmakçasına akıtırmış gözyaşlarını meğer, bilmezdim bi...

sevda kusun kanadında*

(Bu mektup Eylül'de yazıldı, gönderilmesi münasip görülmedi, içimde saklandı, lakin şimdi de bende iç kalmadı, dökülmekte, bölünmekte ve yitip gitmekteyim usulca, boynumda ise siyah bir kurdele) Mavi paltolu hanım'a -ilelebet var olan- Vakit gece, mevzu derin. Sizler için kaleme aldığım mektuplarımda gözyaşı dökmüş idim lakin sebebi mutluluk idi, şu vakit ise avuçlarımdan kayıp gitmekte olan " ömrüm  " için ağlamaklıyım, ağlamaktayım, bertaraf olmaktayım. Bilmenizi isterim ki bu bir veda mektubu değildir, zira veda etmemeyi bana siz öğrettiniz. Bir süre önce arkadaşım, sevdalandığı zat'ı gözlerimin önünde yitirdi, sevdalandığı zat'ı arkadaşımın ellerinden alıp götüren şey ölüm idi.Bendeniz ise o vakit, arkadaşıma sakin olmasını söylemekten başka bir şey yapamayan çaresiz bir zat idim.Eğer ki bendeniz bu sahneye tanık olmasa idim, mektubunuzu okuduğum an itibari ile balkonlar ömrümün sonuna dek atlamak için var olacaktı.Lakin yukarıdaki hüznü tecrübe...

sevdanın kıyısına demir atmak*

Gözyaşlarım, hasretliklerim ve sonu gelmeyecek sevdam ile huzurlarınızdayım. Vakit gece, mevzu derin. Vakit gece, ruhum ölü, gönlüm çökmüş, zatım her kuşluk vakti kendini beşinci kattan aşağı atmakta, kalbimin her parçası hasretliğim ile dolmuş, şuursuzca söylediğim kelamlar cağnımın içlerini kırmış, haliyle parmaklarım dahi kendi kelamıma küsmüş, bunu hisseden bendeniz ise soluğu yeniden balkonda almış, az kalsın atlayacakmışım, fakat atlayamamışım, zira karşıdaki duvarda " Şahin ölüyor! 05.28  " yazmayacak. Vakit gece, gözyaşlarım yastığımı ağırlaştırmış, sevdalandığım zat'a uçmayı umduğum balonlarım beni gökyüzüne çıkaramamış, soluk soluğa kalana kadar gözlerimden akan yaşlarımı doldurduğum kavanozu ipler ile pencereme bağlamaşım, her kuşluk vakti sevdalandığım zat'ın kuşlarını selamlamışım, göğüs kafesimi yarıp gönlümü avucumda sunmuşum o kuşlara ki alıp götürsünler sevdalandığım zat'a diye ummuşum, " Bak!  " desinler diye düşünmüşüm, "...

Zaman Sahibi

Halbuki ben, gün doğumunu bekleyebilecek kadar zaman sahibi idim, hatta binlercesini de bekleyebilirdim.   Ben beklerdim, o gelirdi; her ne vakit gelirse de kızılından bir parçayı çekip içime atardım kuşkusuz. Göğün ışıltısını içime çekmek, aslında bilemiyorum, hislerimi kaybettiğim günü bile hatırlayamıyor iken bu, fazla bencilce olsa gerek ki beni böylesine kaplamış, hissedebildiğim tekdüze şeylerden biri haline gelmiş. Elbet bu tükeniş rüzgarına nasıl kapıldığımı da sordum kendime, sormadım değil, ancak görünen o ki işin içinden çıkamamışım, kendimi bitirmişim, sıra da gök yüzüne gelmiş. Oysaki hayata dair labirentlerde iyi olduğumu söyler dururdum, her zaman bir yol bulunur demek de marifet değilmiş, bazen bulunmuyormuş. Sanırım labirentlerde de iyi değilmişim; aslında ben, iyi değilmişim. Bunca vakittir kapıma dayanan o yıpranışın mahluklarını hiç de itiraz etmeden içeri aldıysam eğer, elbet bu karanlığa çalan kuyunun dibi bana idi. Halihazırda bir çıkar yola da u...

Hüznün Kuyu Kapısı

... Siz hanımefendi. Siz ki ruhuma; güneşi sönmüş sokakları aydınlatan o narin papatya bahçesi, Ben ki, sonu size çıkan sokaklarda kaybolmuş o hayaletin sesi. İşte, ben buyum. Nice vakittir bir hayalet misali süzülüp saklandı ise de karanlıklar içinde bedenim ve ruhum; bilmezdim, ruhu deniz olana imiş oysa bu güz günü yolculuğum. Ne var ki, bir bir dökülen o güz yaprakları kadar sararmadı isem bile kurudum, yahut soldum. Ben ki bu karanlık sokaklarda o zat'ı arar iken kayboldum. Lakin kayboluşuma değildi elbet, bir süredir içimi tırmalayan bu sitemkar duruşum. Zira, öyle bir ahval içindeydim ki o vakit, zatıma kabul gördüğüm: Ruhumun ırmaklarını saysam suskunluğa mahkum bir ruha aitmiş gibi duvarlar arasına sarılı, benliğim ise ruhuma küs, belki bir parça da yaralı. Gözden uzak bir limana ziyaret ki bu, namıdiğer hüznün kuyu kapısı. Bunca vakittir kapılar ardından bihaber oldu isem bile vardır elbet, hüznün de bana dair bir kaç hatırası. Şayet var mıydı bana da a...

Ikı Yaka Arasında

... Ne uzun vakittir öyle; kanatlıya bu denli hasret kalışım ile birlikte ruhumu da alıp götüren zaman. Durgunluğumu son verir, ne vakit görsem onu, bir an. Öyle bir etki ki bu, nice vakitler gülüşümü özgür kılan, ruhuma aydınlık sokakları yeniden tattıran. Fakat dile getirmeliyim; Ne vakit gördüğünüzde gülüyor isem de bilmelisiniz ki içten içe bir hüznedir yolculuğum, O vakit, galiba bendeniz, bir nevi hüzne tutkunum. Ellerimi uzatsam da dokunan olmaz ya elbet, tutulur ne vakit denesem bu yüzden, nutkum; Belki de sebebidir bu, ilelebet sürecek olan suskunluğumun. Kelimelerimi de alıp götürseler bir gün, ne olur bu gök yüzüme diye düşünür dururum. O nice zat'ın iç dökümleri olur belki de, gözlerimi açık tutmamı sağlayacak tek umudum. Görüyorum ki bir taraf yürüyor hep karanlık sokaklarda, bir tarafsa aydınlığa komşu olmuş, o en güzel diyarlarda. Bendeniz ise kağıttan bir gemi gibi süzülüyorum bu sıralar, iki yaka arasında. Ne yaşadım da ruhumu kaplıyor böylesine bi...

Davetsiz Misafir

.... Şu an bu satırları yüzü denize dönmüş fakat ardı karanlıklara gömülmüş bir kayanın; o karanlık geçmişindeki gölgelere sığınarak; bir davetsiz misafir olarak yazıyorum.Gözlerimi hafifçe yana kaydırsam da görsem diyorum mavinin koyusuna sahip o narin denizi, karanlık elleriyle kapatmaya çalışıyor gözlerimi, kayanın sonu gelmez gölgeleri.Korkarak başımı geriye çevirip ardıma bakıyorum; denizden korktuğum halde karşımda yine onu görüyorum.Denize yönelik bir korku değil bu elbet, biliyorum. Benim korkum, gözlerimden. Nazikçe bakmayıp da etmesem denizi asaletinden. Bu sırada, ellerimi gezdirirken gölge düşmüş karanlıklarda; pes etmiyor birileri, denizi gözlerime anlatmaya. Deniz mavisi kapağını aralayınca, süslüyor birden gök yüzünü, içinde sakladıklarıyla. Nedir bu desem de en başında, fark ediyorum sonra; sanki denizin mavini çalıp da boyamış birisi düşüncelerini; tüm kitaplarında.Korku dolu cinayetleri mi aralasam diyorum; derken aklımı, süslenmiş rönesans dönemine kaptırıy...

Cam Parcaları

Yüreğini korkusuzca ortaya koyanın; kim etsin ruhundan şüphe? Olur da şüphe eden varsa gözleriniz önünde; size en büyük düşmanı göstererek derim ki: İşte! Bendeniz, önünde eğilirim; nerede görsem ruhunu bütünüyle adayabilen, inandığı şeye; Lakin bir türlü göremem, yanlış nerede; onca zat iki elle sarılmışken bencillik ve kibre. Oysa ki insanın olduğu her sokak böyledir; yoksun adaletten, özgürlükten, eşitlikten. Bense bir anlam veremem bu yüzden; niçin bıkmaz ki ruhumuz; geçmişe bu küskünlükten? Belki de istediğimiz şekilde geçseydi onca an, onca vakit; kim çakmak isterdi ki geçmişe, kibrit? Onca zatın arasından sizi böylesine göklere çıkarandır belki de; bir yalanın karşısında suskun kalışınız, ya da sizi siz yapandır; pişmanlık ve nefret dolu bakışlardan sıyrılıp, doğruyu arayışınız. Kim bilir o doğru için kaç bucak dolaştınız; belki de bu yüzden biz, gri görmeye alışığız. Oysa ki kim dilerdi doğmayı, bunca hüzne kapı aralayacak bir benliğe sahip olarak; Belki de dünyaya g...

Kapatılmıs Kapılar

Hanımefendi, söylemiştiniz ki: Görmek için ışığı, yaşamak gerek karanlığı. Derler ki, her hikayenin bir kahramanı vardır; ya da her kahramanın bir hikayesi. Bendeniz, hangi hikayeye ait olduğumu ararken öğrendim; Zâtım için yoktu, kahramanı olduğum bir yaşam sahnesi. Böylesine yoksun iken; yalnızca güneşin doğması yeterli gelir miydi? Gelmezdi zâtımca; gelmedi de. Güneş doğduysa da karanlık doğdu; ruhumun en ücra köşesine bile, karanlık kuruldu. Sıradan hikayelere konu olup, bir kaç vakte unutulmaya da razıydım elbet; Fakat bendeniz; ne karanlık bir son oldum, ne de hikayeme kahraman. Hiç başlamadı ki hikayem, sonu olsun; hiç aydınlanmadı ki dünyam, karanlığa boğulsun. O vakit, git gide karanlığa yoldaş, aynalara düşman oldum. Her ne vakit baktıysam ruhuma, gördüm ki hep bir boşluk; Öyle bir duygu ki bu; sanki bir anda ruhum ve ben, yok olmuştuk. Geriye ne kaldı zâtıma dair, derdim; belki bir parça kağıt üzerine yazılmış, bir kaç kelime; Oysa ki anlamazlardı dilimden; z...

Mavi Ruh

Hatırlar mısınız bilmiyorum, lakin bendeniz, o zamansız zat'ım. Bu sefer de, zamansız uyanışım ile, karşınızdayım. Bu vakte kadar, ne zaman gözlerimi açtıysam istemeden karanlıklara; beyaz kanatlı gelirdi karşıma, kanatlarıyla gözlerime dokunurdu, kapatmamı söylerdi göz kapaklarımı; pek değil belki bir kaç saniye geçerdi de açardım hemen; bir bakardım uçtan uca aydınlık, oysa ki az önce idi, her yer karanlık. Lakin şu vakitlerde yoksunum, o nice kanatlıdan; yine de vardır bir sebep, beni karanlıklara uyandıran. Bir damla yaş akardı hep sağ gözümden; ne zaman kanatlarını görsem onun, bu kadar yakından. İnsanlar mutluluk derdi sağ gözden akan yaşa; lakin mutluluk diyemedim ben hiç, buna. Zira benim gözlerim kara. Nasıl ki, karanlıkta kalanların gözleri de karadır derdim; sonra ışık vurunca gözlerime, o nice renkler arasından kahverengiyi seçerdim. Zira bendeniz; ne maviye layık olabilirdim ne de yeşile. Öylesine zatlar var ki; ruhuyla da mavi, gözleriyle de. O vakit, yak...