Kayıtlar

Temmuz, 2014 tarihine ait yayınlar gösteriliyor

Parıltı

"Belki ağlamam." diye cevap verdi minik kıza. Oysa ki gök yüzünden bedenine akan bu hüznü nasıl sonlandırabileceği konusunda neredeyse hiç bir fikri yoktu.Kaldırdı başını.Gök yüzünün aydınlığında gizlenen; ama az da olsa belirgin olan ay'ı gördü. "Çok güzel öyle değil mi?" "Bir de gece görmelisin, şanslısın ki bu kasaba da ard arda dört gece dolunay olabiliyor." dedi minik kız.Şaşırmaya çalıştı adam, heyecanlandığını anlatırcasına kaşlarını kaldırdı, minik kızı üzmemek için.Bir süre sonra, kargalar dışında ses çıkaran canlı kalmayınca kulübe etrafında; minik kız bozdu bu kelime orucunu. "Seni buraya ne getirdi emin değilim ama aklımda birisi var." "Bunun anlamı ne küçük hanım?" diye karşılık verdi adam, hafif gülümser gibi oldu bir an için, ama başaramadı.Aklına baskı yapan soru cümleleri eşliğinde, en mantıklı olduğunu karar verdiği soruyu beklemeden sordu; sonra engel olamadı, bir çok soruyu dile getirdi kalbi. "...

His Defteri

Düştüğü hissizliğin içinde; rastladığı bu kasabadaki yıkık dökük bir kulübeydi onu kurtaran.Dondurucu soğuk bedenini, hissizliği ise kalbini yıpratmıştı.Tüm hisleri bir bir silinmişti his defterinden.Yoktu başka seçeneği; gölgesinin peşine düşmek bu yüzden ona mantıklı gelmişti.Ne bir izciydi, ne bir iz sürücü ne de bir izlerin sherlock'uydu.Hissizliğinin etkisinde yok oluşunu izleyendi o, en uç noktadan. Kimileri duygusuzluktan parçalanırdı, kimileri ise duygu yoğunluğundan.Hissizliği yıprattı benliğini; ama duygularının asla önüne geçemedi.Ama bilirdi; duyguları yağmurda yakılan bir kamp ateşi gibiydi.O duyguyu sağlayan uzaksa, hisleri sanki bir firariydi. Kulübeye girmeden önce etrafını taradı, aklında yakılabilecek bir ateşin hayali vardı.Gördüğü bir kaç odun parçasına doğru yürüdü, eline aldı, ama farkına vardı; kar tüm odunları ıslatmıştı.Dert etmedi bunu.Ne de olsa, ona olan uzaklığı, buram buram üşüttü onu.Belki bedenini değil; ama kalbini. Kasaba insanından bir parç...

Bir Sihirbaz Oyunu

... Kanatlarından dökülen minik tüylerin rüzgarın etkisiyle süzülmesini beklerdim açıkçası.Ama farkına vardım ki, gri ve beyaz karışımı görüntüsüyle büyülese de gözleri; onun yarım kalan, kırılmış hayalleriydi bunlar.Bir bir sıralamıştı arkasında iz bıraktığı köprüye.Yapabileceği tek şey ise bıraktığı izi takip edebilmekti bu küçük bilgenin.Ama asla bir bilge değildi; kelimelerini, kilitli kapılarını aralayarak seçerdi; oysa ki kelimeler her şeyi çözer miydi? Hiç bir şeyi bilemezdi belki; ama parçaların bir bütüne dönüşmesini defalarca seyretmişti.Köprüye sıralanmış parçaları biriktirdi bir kavanozda.Her gün, gün doğumunda saldırdı aydınlığa. Gözü gökyüzünde; ama aklı başka yerdeydi.Belki yarım kalmış kanatlarıyla geri dönerdi. Bu inanmak istediği ilk cümleydi. Bir elinde kavanozu, diğer elinde eskiden kalma feneriyle, yavaş adımlar atarak diz çökerdi gök yüzüne. Gitmezdi daha ileriye, oysa ki yorgunluğundan değildi suskunluğu; onu güçsüz görmeye dayanamazdı, yalnızca buydu soru...

Yansıma

... Eskimiş duvarlarının aksine, kapıdan içeriye doğru attığın ilk adım, seni köprünün öteki tarafına geçirmeye yetiyor.Elbette ki bu her hangi bir köprü değil.Belki de köprü değil. Tek ortak noktası, iki harikayı birleştiriyor olması. Biri umut; diğeri mutluluk. Umutlu kelimelerini ortaya saçıp, herkesin umut dolmasını nasıl sağlayamıyorsan; mutlu kelimelerini ortaya saçıp, herkesin mutluluk dolmasını da sağlayamıyorsun. Gökyüzünü avuçlarına biriktirsen, mutlu olabilirler belki, ya da gök kuşağına kavuştursan onları, umut dolabilirler. Oysa ki sen umut perisi misin? Böyle bir görevin yok senin. Aslında her hangi bir görevin bile yok. Sen benim sahibimsin. Öyleyse neden kanatların gökyüzümde değil? Neden yağmur damlalarından bu kaçışın? Bir kelebeğin kanadını kırsan, sonra pişman olup özür dilemek istesen belki; Yapamazsın. Çünkü kelebeklerin ömrü, özrünü görmeye yetmeyecek kadar kısa. Sen bir kelebek değilsin, ama ikinizde aynısınız. Kırıldınız. Yıprandınız. Üzüldünü...