Davetsiz Misafir

....

Şu an bu satırları yüzü denize dönmüş fakat ardı karanlıklara gömülmüş bir kayanın; o karanlık geçmişindeki gölgelere sığınarak; bir davetsiz misafir olarak yazıyorum.Gözlerimi hafifçe yana kaydırsam da görsem diyorum mavinin koyusuna sahip o narin denizi, karanlık elleriyle kapatmaya çalışıyor gözlerimi, kayanın sonu gelmez gölgeleri.Korkarak başımı geriye çevirip ardıma bakıyorum; denizden korktuğum halde karşımda yine onu görüyorum.Denize yönelik bir korku değil bu elbet, biliyorum.

Benim korkum, gözlerimden.
Nazikçe bakmayıp da etmesem denizi asaletinden.

Bu sırada, ellerimi gezdirirken gölge düşmüş karanlıklarda; pes etmiyor birileri, denizi gözlerime anlatmaya.
Deniz mavisi kapağını aralayınca, süslüyor birden gök yüzünü, içinde sakladıklarıyla.
Nedir bu desem de en başında, fark ediyorum sonra; sanki denizin mavini çalıp da boyamış birisi düşüncelerini;
tüm kitaplarında.Korku dolu cinayetleri mi aralasam diyorum; derken aklımı, süslenmiş rönesans dönemine kaptırıyorum.Belki de gözlerimin önünde dalgaları ile bana seslenen diğer maviye haksızlık ediyorum, o an.
Belki de o maviye bakmaya utanıyorum.
Fakat çıksam da karşısına bağırsam:

"Ey maviliklerin dünyası, nasıl da güzelsin! "

Oysa ki demez mi bana:

"Ruhun karanlık tarafta iken, bana bakmaya nasıl cüret edersin? "

Ne büyük bir mahcubiyettir bu, o vakit yaşayacağım;
Öyle ki bendeniz, aydınlanana dek elbet; denize bakmaya utanacağım.
Pekala, denizin mavisi gök yüzünden gelir derler;
Gök yüzüne de bakamayacak isem beni aydınlatacak olan ruhlar, kimler?
Ne şereftir ki gözlerini denizin renginden alan bir zata rast geldim ben, bu sokaklarda;
Biliyorum ki en güzel o anlatır yine bana, ne kadar uzakta da olsa; uzak da olsa.

Güneş batmaya yaklaşıyor, bende artık gitsem mi diyorum; kendimden habersizce, mavi nasıl kızıla dönüşür onu izliyorum.Sorsaydı dalgalarıyla, neden hala onu izlediğimi, derdim ki:

"Kızıl mavine hakimdi."

Fakat söyleyemedim; ona bakabildiğim tek an, bu an idi.

Parmaklarımın arasına sığabilen, bu sayede yanımda taşıyabildiğim o küçük dünyaları da yanıma alarak gözlerimi dönüş yoluma çevirdikten sonra sık adımlarla ilerlemeye başladım, o vakit.
Bilirdim, vedaların güzeli olmazdı; zira ben öyle görmüştüm, öyle duymuştum.
Öyle okumuştum.
Bu yüzden ben, veda kelimesini hep bilmediğim hisler arasına koydum.
Zira bendeniz, bu zamana dek hep, limansız bir koydum.
Gemisi olmayan bir limanın vedası kimedir derseniz; o hissi anlarım elbet,
Fakat kendimi anlatabilmem için ne gemi, ne de liman gerek.
Desem ki; boş bir defter sayfasına benzer belki, yüzüm.
O boş satırları doldurmaya yetmiyor oysa ki; gecem gündüzüm.
Sığdıramadığımdan değil elbet bu satırlara, yazılamayan onca his, onca düş;
Kalem oynatmaya yetmez ki, bendeki, dünyaya karşı olan bu sınırlı görüş.
Bir parça siyah olunca, yeterli gelmiyor ne kadar parıldasa da aydınlık tarafı, insanın;
Ki aydınlık olduğumu sayfalara dökseler de inanmam, kuşkusuz,
Zira bilmiyorum yaşamayı, ben hiç kalmadım ruhumla içinde, sis ve pus.
Gözlerimin önünü göremeseydim de çırpınsaydım delicesine, o sis bulutu içinde,
Gün ışığı gelmeseydi bir bir gözüme, Ay belirmeseydi gök yüzümde,
Dalgalara dökmeseydi içini deniz, rüzgara anlatmasaydı hislerini, martılar;
İşte, ne kalırdı ki geriye, tüm o yazdıklarım içinde?
Ah, karanlıklar içinde bir ben.
Kin ve nefret yükledim sanmayın omuzlarıma bu yüzden; zira,
Tek bir nefese muhtaç iken bile kimseyi göremedim ben; etrafımda.
Öyleyse bu beden kime kin duysun; ki duyduğu kine bir muhatap bulsun?
Kitaplardaki kahramanları semtinde bulamayan o zata; nice selam olsun,
Onlarca ruhun dolduramadığı bu boşluğu, söyleyin, kim doldursun?

 ...



Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

baslıbasına bir derin kuytu

Ikı Yaka Arasında

Nerelerdeydiniz?