lüzumsuzluk diyarında var oluşun acınası karşılığı




Pek çok insanın zihninden zaman zaman geçtiğini düşündüğüm, benim zihnimden de -haddinden fazla kez- geçen, var oluşumla ne yapmayı istediğime yönelik tüm o soruları cevaplayabilmek için ne tür bir bilgeliğe sahip olmak gerektiğini hep merak ettim. Kendim böyle bir arayış içindeyken(?) bazı insanların bu arayışı bizzat göz ardı ettiklerini, bazı insanlarınsa bu tür sorular sormaya yatkın bir yaşam süremedikleri veya süremeyecekleri gerçeğini de aklımdan çıkarmadım ve bu arayışımı olabildiğince ciddiye almaya çalıştım. Geldiğim noktada neye ulaştım öyleyse? Aslında hiçbir şeye. Aramaya başladığım bu cevapların, bir binanın penceresinden dünyayı kavramaya çalışarak bulanamayacağını öğrenmem çok zaman almadı. Kendi çizdiği çemberin içinde ömrünü tüketen birisinin, hangi var oluşları gerçekleştirmesi beklenebilirdi? Yalnızca çemberin içinde gerçekleşebilecek olanları tabi. Dolayısıyla, kendim için yapabileceğim en iyi şey, kök salmaya çabalayan bir ağaç gibi davranmayı bırakmak ve asıl uğraş olarak, hayali mekanizmaları değil de dünyanın kendisini seçmek olacaktı. Ben de bunu yapmaya çalıştım ama pek de şaşkınlık yaratmayacak bir sonuca ulaştım, yani başaramadım, çünkü bu sürecin başlamasını sağlayacak ilk adımı atmak için bile kim bilir ne kadar deneyim gerekiyordu, bense oldukça toydum. Bu durumda temel olarak yapabileceğim iki şey vardı ve ikisi de oldukça korkutucuydu: Hiçbir şeyi değiştirmeyerek var olduğum halimle kalmak veya bilinmezliğe doğru esrarengiz bir yolculuğa çıkmak. Dünya üzerinde yaşamış ve ölmüş insanların pek çoğu bu yolculuğa çıktı, bir kısmı bu yolculuklarından bazı parçaları bıraktı arkasında. Buna rağmen her yeni yolculuk kaçınılmaz olarak esrarengizdi, çünkü yol her zaman için, yolculuğa çıkan kişinin gerçek anlamda kim olduğuyla ilgileniyordu. Dolayısıyla, geçmiş yolculuklardan arta kalanlar yalnızca birer tavsiye olabilirlerdi. Fakat bense o sırada, tüm o tavsiyeleri küçümseyip görmezden gelen bir tavra sahip olduğumu ve onlara ihtiyacım olmadığına yönelik düşüncelerle dolduğumu hatırlıyorum. Bu kibrin kimseye fayda etmeyeceği de açıkça ortadaydı, doğrusu. Zeki olan, tüm bunları kendi içinde soruşturur ve uygun olanları çekip çıkarırdı; ben değildim. Yol üzerinde belirecek birkaç ışık hüzmesi benim yararıma olurdu sonuçta, fakat ben kendi ellerimle kendimi, ışıksız bir yolda yürümeye mecbur bırakmıştım. Şimdilerde, bunun bir mecburiyet olmadığı sık sık aklıma gelse de böylesinin beni daha güçlü birisi yaptığına yönelik telkinlerimin sonu yokmuş gibi gözüküyor, o yüzden bu kısmı uzatmayacağım. Fakat bir yerden başlamak gerektiği için, ilk olarak bahsetmeyi istediğim şey -sanırsam- gözlerimi yukarıya diktiğimde gördüklerim olurdu. Evrenin muhteşem ve akılalmaz olduğuna yönelik ifadeleri oldum olası sevmemişimdir, çünkü bu ifadeler yalnızca onların var oluş şekillerini tanımlamaya hizmet eder. Halbuki çok daha derin bir kavrayışın oralarda bir yerlerde saklı olduğunu biliyorum. Herhangi bir yaradılış hikayesinden veya saçmasapan bir komple teorisinden bahsetmediğimi vurgulamak isterim. Bahsetmeye çalışacağım konu, var oluşumuzun -daha doğrusu, kendi var oluşumun- evrendeki konumu ve lüzumsuzluğu üzerine olacak, elbette. Var oluşumuzun temelde anlamsızlığı, çünkü ölümün kaçınılmaz olması... Öte yandan var oluşumuzun da aslında, sahip olduğumuz tek şey olmasından doğan bir hayatta kalma mücadelesi...





Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

baslıbasına bir derin kuytu

Ikı Yaka Arasında

Nerelerdeydiniz?