Zaman Sahibi

Halbuki ben, gün doğumunu bekleyebilecek kadar zaman sahibi idim, hatta binlercesini de bekleyebilirdim.  
Ben beklerdim, o gelirdi; her ne vakit gelirse de kızılından bir parçayı çekip içime atardım kuşkusuz.
Göğün ışıltısını içime çekmek, aslında bilemiyorum, hislerimi kaybettiğim günü bile hatırlayamıyor iken bu, fazla bencilce olsa gerek ki beni böylesine kaplamış, hissedebildiğim tekdüze şeylerden biri haline gelmiş.
Elbet bu tükeniş rüzgarına nasıl kapıldığımı da sordum kendime, sormadım değil, ancak görünen o ki işin içinden çıkamamışım, kendimi bitirmişim, sıra da gök yüzüne gelmiş.

Oysaki hayata dair labirentlerde iyi olduğumu söyler dururdum, her zaman bir yol bulunur demek de marifet değilmiş, bazen bulunmuyormuş.

Sanırım labirentlerde de iyi değilmişim;
aslında ben,
iyi değilmişim.

Bunca vakittir kapıma dayanan o yıpranışın mahluklarını hiç de itiraz etmeden içeri aldıysam eğer, elbet bu karanlığa çalan kuyunun dibi bana idi.

Halihazırda bir çıkar yola da ulaşamayınca gözüm görmez olmuş, kalemim körelmiş ki kelamım anlamını yitirmiş, bense güz mevsiminin o dökülen sarı yapraklarına nazire yapmışım.
Gün gelir de içlerinde özlem dolu seyahatlere çıkarım dediğim, uzun uzadıya anlatabildiğim anılarım olsun isterken, zaman ile uzayan tek şey saçlarım olmuş; saçlarım ne kadar uzadı ise ruhumdan da o kadar kısalmış, haliyle yitmişim, ben ki bir hayaletin bedenini yuva edinmişim.
Çırpınışlarım duvarlarıma takılmış, gitmemiş, ulaşmamış; hal böyle iken ne kelam etmek arzusu kalmış içimde, ne de kelam etmek lazım gelmiş dilime, kalemime.Surlarımın ardına saklanmaktan öteye gidememiş bir beden içinde, her ne rüzgara rast geldi isem o yana savrulmuş, her ne yağmur yağdı ise sırılsıklam olmuşum.
Derken bir beyaz kanatlının gölgesine sığınmak ki; hayata tutunmuşum, ruhumun kayıp sokaklarını bir bir bulmuşum.
Meğer onun kanatlarını izler iken aslında bambaşka bir yolculuğa koyulmuşum; yahut gökyüzünde kanatları ile süzülür iken baş ucuma bir mavi kondurmuş, bense o maviyi görmeye korkmuşum.

Böylesine çökmüşlüğe düşmüş bir zat olmakla kalmayıp, kendi kuyumu kendi ellerimle kazmayı da bilakis tercih etmiş iken ben, günlerden bir gün o mavi paltolu hanımefendiye rast gelip, başımı hafif sağa yatırıp yalnızca hanımefendinin gözlerine bakmak ile tüm bu karanlık sezgilerimden uzaklaşacağımı tahmin edebilseydim eğer, ruhumdan denize bin bir teşekkür demeti iliştirirdim, yetmez ise de bizzat denizi yahut tümüyle gökyüzünü ziyaret ederdim.
Nitekim o hanımefendi ki gözlerinin rengini denizden, ruhunun ışıltısını kızıldan almış.

Bu naçizane tesadüflerin nasıl işlediği konusunda pek parlak fikirli sayılmam,
hayata dair labirentimdeki başarısız seyahatlerimden sonra düşüncelerim de parlak olamıyordu açıkçası, fakat sanıyorum ki o mavi paltolu hanımefendiyi usulca gözlerimin önüne savuran etki, benim gün doğumlarından hafif hafif ruhuma doldurduğum kızılda gizli.

Zamansız rastlantıları sevmemdeki sebep de buralarda gizli elbet, bu sokaklarda, bu kaldırımlarda.
Şimdilerde ise bir köşe başından o mavi paltolu hanımefendi çıksa diye arzu ediyor olmak yahut arar iken kaybolmak o kadar güzel ki; nispet yapmak taraftarı değilim elbet, ama biliyorum ki bir zamanlar aynı hüzünler içinde olduğum, güz mevsiminin o dökülen sarı yaprakları, artık onlar beni çok kıskanacak.
Gerçi mavi paltolu hanımefendiyi ne vakit görsem güz mevsimi dostlarıma bundan bahsediyorum, beni gizliden gizliye süzüyor da olsalar ben hep anlatıyorum, mavi paltolu hanımefendi diyerek başlıyorum, sanki kısacık bir zaman dilimi geçmiş gibi hissediyorum o an ama başımı kaldırdığımda gözlerimin önüne düşüyor biraz kızıl, biraz mavi; gün doğumunda bulduklarım saatler sonra gün batımında yeniden silüetlerini açığa çıkarmış vaziyette oluyor, hepsi birden.
Anlaşılan çokça teşekkür borcu ediniyorum her yeni gün, misal şu güz mevsimi dostlarıma, ne anlatırsam anlatayım hiç itiraz etmiyorlar, üstelik usulca dinleyerek beni anlatmaya teşvik ediyorlar.Oysaki uzun süredir dilimden düşürmediğim o mavi paltolu hanımefendiyi de görebilme şansları olmadı henüz.Bu durum onları birazcık meraklandırmış sanırsam, fakat biliyorlar içimdeki heyecanın boyutlarını ama belli etmiyorlar zatımca.

"Bir kaç vakit öncesine kadar içinde kendine dair kelam bulamıyor iken şimdi kelam içinde yüzmek ne denli bir ışığın etkisidir? " diye soruyorlar da gülümsemeden edemiyorum bu soru karşısında.

"Yoksa bu içimdeki mavinin sahibini bilmiyor musunuz? " diyerek karşılık veriyorum, böylesine bir sözden sonra gülümseyişime engel olamadığım için, kimden bahsettiğimi pek ala anlıyorlar hatta,
son zamanlarda da gözlerim pek parıldıyormuş, öyle söylüyorlar, bense:

"Hangimizin gözleri?" diyorum, sonrasında ise; aklımda birileri, yüzümde saf gülümseyişlerim.

"Bir posta güvercini arıyorum, aranızda posta güvercini tanıyan var mı acaba? " diye soruyorum unutmadan, içimde ise bu soruyu her gün sorduğuma dair bir his beliriyor.Belki de her gün soruyorumdur.

"Bir mektup iletmem lazım geliyor da..." diye ekliyorum, hafif utanarak.

"Mektuplarını o kırmızı ve krem renkli vosvoslara bırakmıyor muydun? "

"Bırakıyorum, bırakıyorum ama, gönlüme bir sefer de posta güvercini eşlik etsin istiyorum."

Sanırım güz mevsimi dostlarımı her akşamüstü yeniden ikna ediyorum bu konuda.Benim için bir posta güvercini bulmayı kabul ediyorlar yahut bulamıyorlar, bulamayışlarına da seviniyorum belki de.

Çünkü iletemediğim her mektup, mavi paltolu hanımefendiyi görmeyi arzulayan bu kahve gözlerimin parıldamasını sağlıyor; ne kadar iletemedi isem bir o kadar görme arzusu içinde oluyorum.
Kim bilir, bu ulaşamayan mektuplarım, belki de bilerek ulaşamıyordur; iç karartılarım ile başladığım şu cümlelerimin bile böylesine maviye dönüşüne hayran kalıyor iken, bendeniz nasıl o zat'ı görmek arzusu içinde olmayayım?

...
                           
             



Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

baslıbasına bir derin kuytu

Ikı Yaka Arasında

Nerelerdeydiniz?