Karanlıgın Yol Haritası
Kayıp okyanuslarda yolculuk ederken mi kaybolurdu insan; yoksa her dizenin içine saklanmış olan ezgiyi keşfedince mi parıldardı gözler, bilmezdim bu zamana dek.
Kahve dökülmüş yapraklara çizilmiş kanatlarınızı, gözlerimin önünden bir an ayırsaydım eğer; ne şuan siz bana bakıyor olurdunuz, ne de ben hala yaşıyor olurdum.
Ruhumu, sizi yeniden ve sonsuza dek görebilmeye adadığım onca zaman boyunca, adımlarımı kontrol edememiş, düşüncelerime kapılıp onlara göre hareket etmiş olduğumu anladığımda;
düşüncelerime ne kadar teşekkür ettiğimi bilemiyorum.Öylesine niteliklere büründürmüş ki beni,
sizi bulma düşüncesi; karanlık kapılar aralanır oldu her bir adımımda, denizlere köprüler kuruldu,
o kısacık anlarda.
Hangi yağmurlar ıslattı kanatlarınızı ya da hangi bulutlar kararttı aydınlığınızı diye düşünmeme sebep olsaydı bunca süre yokluğunuz; belki de içimde büyüyen nefret, yakıp geçerdi bu dünyayı, kayboluşa sürüklerdi benimle beraber bu kısa hatırayı.
Belki de geriye sadece, kuş tüyüyle yazılmış satırlar kalırdı.
Aslında büyüsü sırrındaydı.
Çünkü bu satırların olduğu her sayfa kanatlarınızın parlaklığıyla aydınlanırdı; ister gök yüzünde bir yıldız olun, ister bir kuyruklu yıldıza yoldaş olun ya da ruhuma en uzak köşede olun.
Siz nefes aldıkça sönmezdi parlaklığı; işte buydu beni size yaklaştıran, sizi yeniden göreceğime dair beni umutla dolduran.
Sizi göremediğim her gün için bir çizik attığım o kalın kahverengi kapaklı defterin sayfaları bitmeye yüz tutmuşken ben, hiç de hevesli sayılmazdım yeni bir çizgi dünyasına dalmaya.
Her ne zaman, gözlerimin önünde yeniden savuracaksanız kanatlarınızı, son çizgiyi de atmadan önce gerçekleşmeliydi bu.Çünkü o son çizginin kaderi eş değerdi, benim sonum ile aynı olan kadere.
Karanlık çöker çökmez parmaklarımın ucuyla dokunurdum o minik sayfalara, ki aydınlatsın gözlerimin önünü, çünkü kanatlarınızı göremediğim günden beri sönük gelirdi bana Ay.
Ne ışığı vardı karanlığı aydınlatmaya, ne de gücü vardı korkuları söküp atmaya.
Yine de iki kişiydik aslında.
Ben, ve sizi bulma düşüncesi.
Uçsuz bucaksız kum tepelerinin arasında kalmış birine bürünseydim ve bir süre ilerledikten sonra halüsinasyonlarla sarılsaydı etrafım; sizi ararken nasıl hissediyordum sorusuna olurdu bu, cevabım.
Çünkü öylesine garipleşiyordu ki bazen gördüklerim; ilerlediğim yolun her köşesinde birer sokak lambası beliriyordu önce, sonrasında ise ağaçların dalları ışıldamaya başlıyordu hafifçe.
Adımlarımı korkusuzca atmamı sağlamıştı tüm bunlar, sizi doğru attığım.
Yine de bunu bir türlü anlayamayacağım.
Söylemiştim ya, sanırım büyüsü sırrında.
Tüm bu arayışın içerisinde savrulurken son baharda süzülen bir yaprak parçası gibi, durgunluğum fazlasıyla esir etmişti dünyasına, beni.Deniz bile dalgalarını kaybederdi ne zaman dönsem yüzümü mavisine; kar taneleri birbirinin aynısı olurdu, gözlerimi ufka her çevirdiğimde.
Masallar anlatırdım ayak bastığım her yere, kanatlarınızla ilgili; belki de durgunluğumu üzerimden attığım nadir anlar, hep bu masallarda gizliydi.
...
Kahve dökülmüş yapraklara çizilmiş kanatlarınızı, gözlerimin önünden bir an ayırsaydım eğer; ne şuan siz bana bakıyor olurdunuz, ne de ben hala yaşıyor olurdum.
Ruhumu, sizi yeniden ve sonsuza dek görebilmeye adadığım onca zaman boyunca, adımlarımı kontrol edememiş, düşüncelerime kapılıp onlara göre hareket etmiş olduğumu anladığımda;
düşüncelerime ne kadar teşekkür ettiğimi bilemiyorum.Öylesine niteliklere büründürmüş ki beni,
sizi bulma düşüncesi; karanlık kapılar aralanır oldu her bir adımımda, denizlere köprüler kuruldu,
o kısacık anlarda.
Hangi yağmurlar ıslattı kanatlarınızı ya da hangi bulutlar kararttı aydınlığınızı diye düşünmeme sebep olsaydı bunca süre yokluğunuz; belki de içimde büyüyen nefret, yakıp geçerdi bu dünyayı, kayboluşa sürüklerdi benimle beraber bu kısa hatırayı.
Belki de geriye sadece, kuş tüyüyle yazılmış satırlar kalırdı.
Aslında büyüsü sırrındaydı.
Çünkü bu satırların olduğu her sayfa kanatlarınızın parlaklığıyla aydınlanırdı; ister gök yüzünde bir yıldız olun, ister bir kuyruklu yıldıza yoldaş olun ya da ruhuma en uzak köşede olun.
Siz nefes aldıkça sönmezdi parlaklığı; işte buydu beni size yaklaştıran, sizi yeniden göreceğime dair beni umutla dolduran.
Sizi göremediğim her gün için bir çizik attığım o kalın kahverengi kapaklı defterin sayfaları bitmeye yüz tutmuşken ben, hiç de hevesli sayılmazdım yeni bir çizgi dünyasına dalmaya.
Her ne zaman, gözlerimin önünde yeniden savuracaksanız kanatlarınızı, son çizgiyi de atmadan önce gerçekleşmeliydi bu.Çünkü o son çizginin kaderi eş değerdi, benim sonum ile aynı olan kadere.
Karanlık çöker çökmez parmaklarımın ucuyla dokunurdum o minik sayfalara, ki aydınlatsın gözlerimin önünü, çünkü kanatlarınızı göremediğim günden beri sönük gelirdi bana Ay.
Ne ışığı vardı karanlığı aydınlatmaya, ne de gücü vardı korkuları söküp atmaya.
Yine de iki kişiydik aslında.
Ben, ve sizi bulma düşüncesi.
Uçsuz bucaksız kum tepelerinin arasında kalmış birine bürünseydim ve bir süre ilerledikten sonra halüsinasyonlarla sarılsaydı etrafım; sizi ararken nasıl hissediyordum sorusuna olurdu bu, cevabım.
Çünkü öylesine garipleşiyordu ki bazen gördüklerim; ilerlediğim yolun her köşesinde birer sokak lambası beliriyordu önce, sonrasında ise ağaçların dalları ışıldamaya başlıyordu hafifçe.
Adımlarımı korkusuzca atmamı sağlamıştı tüm bunlar, sizi doğru attığım.
Yine de bunu bir türlü anlayamayacağım.
Söylemiştim ya, sanırım büyüsü sırrında.
Tüm bu arayışın içerisinde savrulurken son baharda süzülen bir yaprak parçası gibi, durgunluğum fazlasıyla esir etmişti dünyasına, beni.Deniz bile dalgalarını kaybederdi ne zaman dönsem yüzümü mavisine; kar taneleri birbirinin aynısı olurdu, gözlerimi ufka her çevirdiğimde.
Masallar anlatırdım ayak bastığım her yere, kanatlarınızla ilgili; belki de durgunluğumu üzerimden attığım nadir anlar, hep bu masallarda gizliydi.
...
Yorumlar
Yorum Gönder