Nerelerdeydiniz?
....
Yaprakların dökülmeye başladığı gün kaybolmuştunuz gözlerimin önünden.Meğer yeniden görmek için de aynı gün bulmalıymışım sizi.Kütüphaneleri alt üst etmekle geçirdiğim vakitler boyunca hakkınızda yüzlerce şey öğrenmiş olsam da, nerede bulacağımı bir türlü kestirememiştim aslında.
Yine de, sizden bana kalan her şeyi yanıma alıp sonu gözükmeyen bu yola çıkmaya en baştan karar vermiştim.
Uykudayken ben, hangi okyanusları dolaştırdınız bana, hangi güzellikleri yansıttınız ruhuma bilemiyorum, belki de hiç bilemeyeceğim.Öyle derinlere işlemiş ki yaptıklarınız, uyandırdınız beni sonunda o karanlık rüyamdan; kaldırım taşlarını takip ederek sahile ulaştığım günlere döndürdünüz beni.
Her gece, dilediğim kadar net göremediğim yıldızlara bakmak mıydı garip olan,
yoksa kurduğum hayallere olan inançsızlığımda mıydı ruhumu karanlığa boğan;
Bilememiştim.
Gözlerimi açmamın ardından, parlak gün ışığının beni aydınlatmasına izin vermeyi
daha önce bu kadar istemiş miydim hatırlamıyorum bugün.
Bunca zaman sizi göremeyişim; gözlerimi açmadığım için miydi,
yoksa siz, kanatlarınızı savurmayı özlediğiniz için her an gök yüzünde miydiniz;
Emin olamamıştım.
En azından o an için.
Bir kaç saniye kadar öncesi için.
Çünkü şu anda, aylarca ruhumu hapiste geçirdiğim ağır uykumdan uyanmış, dizlerimi doğrultup ayağa kalkmış, sizi izlemeye dalmış birine büründüm.
Dalgalar yükselse gözlerimin önüne bir perde gibi, ya da ikiye ayrılsa ayaklarımı bastığım toprak, nedendir bilinmez; hiç bir şey olamazdı sizi görmeme engel.
Eğer düşseydim o an en derin kuyulara, yağmurlar yağardı gözlerimden en kurak diyarlara.
Rüzgar uçursaydı o an beni ufkun ardına, Dünya'ya çarpardı Ay; intikam alırcasına.
Karanlık bulutlar sarsaydı etrafımı o an, yutsaydı beni fırtına; kemiklerinden uyanır kükrerdi kırmızı ejderha, yakardı karanlığı, acımasızca.
Neyse ki olmadı tüm bunlar, sadece siz vardınız gözlerimin önünde.
Arka planda, sarmaşıklarla harmanlanmış;
kiremit çatıların süslediği bir deniz manzarası da yoktu üstelik.
Ama farklıydı.
Farklıydınız.
Kanatlarınız farklıydı.
Aslında yine bembeyazdı ve uçları gri; öylesine beyazdı ki, yıldızlar kadar renkli;
ve öylesine griydi ki, daha asili görülmedi.
Bu; uykudan uyanışın hikayesi.
Sanki ışığınızı gölgeleyen kabuklarınızdan kurtulmuştunuz, bana ise güneşi unutturmuştunuz.
Olmasa da olurdu o an, güneş benin için.
Rüzgara fısıldamıştım esmesini, kanatlarınızı yeniden savuruşunuzu görebilmek için.
Ben uyurken baş ucuma bıraktığınız, eski zamanlardan kalma o film projektörü yanımda olsun isterdim aslında.Çünkü daha önce sizi görmeye bu kadar hasret kalır mıyım diye sormamıştım kendime.
Gökyüzünde süzülürken sizi tablolara aktarmak da gelmemişti o zamana kadar aklıma.
Belki de düşüncelerim eskiydi.
Ben, geçmişin unutulmayışını ya da geçmişe olan sadakati simgelemek için çizildiğini sanırdım portrelerin.Belki de bu konudaki tek istisnam sizdiniz.Çizmeyi çok istediysem de çizmemiştim.
Aslında çizememiştim.
Gerçeği kadar güzel olmadığını düşünüp çizmeyi bıraktığım onca parşömen kağıdının nerede olduğunu merak ederseniz eğer; onlarla koskoca bir gemi yapmıştım.
Yapabildiğim en büyük origami çalışmasıydı bu.
Elbette ki o gemiyle okyanusları aşamazdım, ki aşmayı da denememiştim; ama ne zaman görsem, ilk gelişinizi hatırlatırdı bana.
Okyanusumda başıboş olduğunu sandığım, daha önce hiç görmemiş olduğum o gemi, gelirdi aklıma.
Sonra siz, sonra gümüş işlemeli sandık.
Unutulmaması için yazılmışsa da bazı şeyler; yazılmasa da unutulmazdı, bazı şeyler.
Aslında daha önce de karşılaştırmıştı bizi zaman, ama farkında değildik sanırım.
Ben hala surları ardında bir başına nefes alandım ya da limanım yoktu okyanusumda.
Siz ise, kanatlarınız olduğunu söylememiştiniz bana.
Sanki deniz ve rüzgar gibiydik.
Dalgalarınızı kıyıya çevirmişken siz, kıyıya ters eserdim, ben.
Belki bir girdaba kapılarak ilerledim o an ya da yağmur damlalarına yakalanmıştı nefesim.
Denize düşen her yağmur damlasına saklanmıştım gizlice, ama bunu isteyerek yapmamıştım.
Sonrasında anladım ki, zaten yeterince geç kalmıştım.
Kayıp şehir Atlantis'i bulmakla eş değer miydi kanatlarınızı keşfetmek, bilememiştim ilk gördüğümde.
Oysa ki Atlantis fazla değersizdi.
Çünkü hiç bir Atlantisli aşamazdı surlarımı, sizin gibi.
"İyi ki geldiniz, lütfen gitmeyiniz."
...
Yaprakların dökülmeye başladığı gün kaybolmuştunuz gözlerimin önünden.Meğer yeniden görmek için de aynı gün bulmalıymışım sizi.Kütüphaneleri alt üst etmekle geçirdiğim vakitler boyunca hakkınızda yüzlerce şey öğrenmiş olsam da, nerede bulacağımı bir türlü kestirememiştim aslında.
Yine de, sizden bana kalan her şeyi yanıma alıp sonu gözükmeyen bu yola çıkmaya en baştan karar vermiştim.
Uykudayken ben, hangi okyanusları dolaştırdınız bana, hangi güzellikleri yansıttınız ruhuma bilemiyorum, belki de hiç bilemeyeceğim.Öyle derinlere işlemiş ki yaptıklarınız, uyandırdınız beni sonunda o karanlık rüyamdan; kaldırım taşlarını takip ederek sahile ulaştığım günlere döndürdünüz beni.
Her gece, dilediğim kadar net göremediğim yıldızlara bakmak mıydı garip olan,
yoksa kurduğum hayallere olan inançsızlığımda mıydı ruhumu karanlığa boğan;
Bilememiştim.
Gözlerimi açmamın ardından, parlak gün ışığının beni aydınlatmasına izin vermeyi
daha önce bu kadar istemiş miydim hatırlamıyorum bugün.
Bunca zaman sizi göremeyişim; gözlerimi açmadığım için miydi,
yoksa siz, kanatlarınızı savurmayı özlediğiniz için her an gök yüzünde miydiniz;
Emin olamamıştım.
En azından o an için.
Bir kaç saniye kadar öncesi için.
Çünkü şu anda, aylarca ruhumu hapiste geçirdiğim ağır uykumdan uyanmış, dizlerimi doğrultup ayağa kalkmış, sizi izlemeye dalmış birine büründüm.
Dalgalar yükselse gözlerimin önüne bir perde gibi, ya da ikiye ayrılsa ayaklarımı bastığım toprak, nedendir bilinmez; hiç bir şey olamazdı sizi görmeme engel.
Eğer düşseydim o an en derin kuyulara, yağmurlar yağardı gözlerimden en kurak diyarlara.
Rüzgar uçursaydı o an beni ufkun ardına, Dünya'ya çarpardı Ay; intikam alırcasına.
Karanlık bulutlar sarsaydı etrafımı o an, yutsaydı beni fırtına; kemiklerinden uyanır kükrerdi kırmızı ejderha, yakardı karanlığı, acımasızca.
Neyse ki olmadı tüm bunlar, sadece siz vardınız gözlerimin önünde.
Arka planda, sarmaşıklarla harmanlanmış;
kiremit çatıların süslediği bir deniz manzarası da yoktu üstelik.
Ama farklıydı.
Farklıydınız.
Kanatlarınız farklıydı.
Aslında yine bembeyazdı ve uçları gri; öylesine beyazdı ki, yıldızlar kadar renkli;
ve öylesine griydi ki, daha asili görülmedi.
Bu; uykudan uyanışın hikayesi.
Sanki ışığınızı gölgeleyen kabuklarınızdan kurtulmuştunuz, bana ise güneşi unutturmuştunuz.
Olmasa da olurdu o an, güneş benin için.
Rüzgara fısıldamıştım esmesini, kanatlarınızı yeniden savuruşunuzu görebilmek için.
Ben uyurken baş ucuma bıraktığınız, eski zamanlardan kalma o film projektörü yanımda olsun isterdim aslında.Çünkü daha önce sizi görmeye bu kadar hasret kalır mıyım diye sormamıştım kendime.
Gökyüzünde süzülürken sizi tablolara aktarmak da gelmemişti o zamana kadar aklıma.
Belki de düşüncelerim eskiydi.
Ben, geçmişin unutulmayışını ya da geçmişe olan sadakati simgelemek için çizildiğini sanırdım portrelerin.Belki de bu konudaki tek istisnam sizdiniz.Çizmeyi çok istediysem de çizmemiştim.
Aslında çizememiştim.
Gerçeği kadar güzel olmadığını düşünüp çizmeyi bıraktığım onca parşömen kağıdının nerede olduğunu merak ederseniz eğer; onlarla koskoca bir gemi yapmıştım.
Yapabildiğim en büyük origami çalışmasıydı bu.
Elbette ki o gemiyle okyanusları aşamazdım, ki aşmayı da denememiştim; ama ne zaman görsem, ilk gelişinizi hatırlatırdı bana.
Okyanusumda başıboş olduğunu sandığım, daha önce hiç görmemiş olduğum o gemi, gelirdi aklıma.
Sonra siz, sonra gümüş işlemeli sandık.
Unutulmaması için yazılmışsa da bazı şeyler; yazılmasa da unutulmazdı, bazı şeyler.
Aslında daha önce de karşılaştırmıştı bizi zaman, ama farkında değildik sanırım.
Ben hala surları ardında bir başına nefes alandım ya da limanım yoktu okyanusumda.
Siz ise, kanatlarınız olduğunu söylememiştiniz bana.
Sanki deniz ve rüzgar gibiydik.
Dalgalarınızı kıyıya çevirmişken siz, kıyıya ters eserdim, ben.
Belki bir girdaba kapılarak ilerledim o an ya da yağmur damlalarına yakalanmıştı nefesim.
Denize düşen her yağmur damlasına saklanmıştım gizlice, ama bunu isteyerek yapmamıştım.
Sonrasında anladım ki, zaten yeterince geç kalmıştım.
Kayıp şehir Atlantis'i bulmakla eş değer miydi kanatlarınızı keşfetmek, bilememiştim ilk gördüğümde.
Oysa ki Atlantis fazla değersizdi.
Çünkü hiç bir Atlantisli aşamazdı surlarımı, sizin gibi.
"İyi ki geldiniz, lütfen gitmeyiniz."
...
Yorumlar
Yorum Gönder