Anlamsız
Unutulmaması için yazılmaz mıydı bazı şeyler, unutmamak için saklamaz mıydı insan?
Kimdi bu düşünceye insanı inandıran?
Neydi o güç, bir şeyler yolunda gitmedi diye kalbe hüznü sokan?
Nerede bulurdum onu, arasam; isterdim olsun hüznü atmaya faydam.
Belki de vazgeçmeyi öğrenene kadardı bu kayıp şehirdeki maceram.
Sırtımı dönüp geçmiş ve geçmişe dair hayat pınarına, elbet kolay olmadı elvedam.
Karşımda adım attıkça aydınlanan sokak, ama sokağı aydınlatan eski çin lambaları kadar kükremedim etrafa,
alev kusarak.
Çünkü ben sessizliğin esiriydim; biriktirmekti içimde, tüm yapabildiğim.
Koydum hepsini gümüş işlemeli ahşap sandığa, gömdüm sonra, beni uyandırdığı zaman ağacının yanına.
Ne nefret kaldı benliğime dair, ne de hüzne yenilecek bir ben, gözlerinle görebildiğin.
Ama bil ki baktığın yerde ben kaybolurum; saklandığım karanlıkta beni aramayacağını bildiğim için.
Belki bir gün umudu da unuturum, nedensiz.
Yine de bıraktığım yerde bulmak içindi, hislerime bu kapalı kafes.
Buna sebep; zamanı bilmeden aldığım her nefeste gizliydi, belki de durgunluğumu saklayan o sisli gecedeydi.
Kafesleri sevmem aslında, bilirsin.
Özgürlüğünü kısıtladığım duygular karartır içimi habersiz.
Sadakat denilen şey ise; kalmaya isteksiz.
Fırlattım denize kafesin anahtarını öfkeyle, dalgalarıyla geri getirdi bana onu, saklamaya yanaşmadı mavisine.
Öylesine bırak ki onları uçup gitsinler, öylesine tut ki aklında geri gelmeyi bilsinler.
Dese de bana ne dinledim onu, ne de söylediklerinden bir şeyler anlamaya istekliydim.
Kaybolmasını istemediklerimin peşinde sürüklenirken, istedim kaybolmayı.
Sonra farkına vardım ki kaybolsam da bir şey değişmezdi, kaybolmasam da.
Kimse peşimden gelmezdi, buydu hep bildiğim.
Hiç değişmedi.
Sapmadı.
Şaşırtmadı.
"Belki"lerle çevrili dünyamda yaşamaya suskun, ruhum artık durgun.
Bana bir şarkı söyle, yolumuz uzun.
...
.
Kimdi bu düşünceye insanı inandıran?
Neydi o güç, bir şeyler yolunda gitmedi diye kalbe hüznü sokan?
Nerede bulurdum onu, arasam; isterdim olsun hüznü atmaya faydam.
Belki de vazgeçmeyi öğrenene kadardı bu kayıp şehirdeki maceram.
Sırtımı dönüp geçmiş ve geçmişe dair hayat pınarına, elbet kolay olmadı elvedam.
Karşımda adım attıkça aydınlanan sokak, ama sokağı aydınlatan eski çin lambaları kadar kükremedim etrafa,
alev kusarak.
Çünkü ben sessizliğin esiriydim; biriktirmekti içimde, tüm yapabildiğim.
Koydum hepsini gümüş işlemeli ahşap sandığa, gömdüm sonra, beni uyandırdığı zaman ağacının yanına.
Ne nefret kaldı benliğime dair, ne de hüzne yenilecek bir ben, gözlerinle görebildiğin.
Ama bil ki baktığın yerde ben kaybolurum; saklandığım karanlıkta beni aramayacağını bildiğim için.
Belki bir gün umudu da unuturum, nedensiz.
Yine de bıraktığım yerde bulmak içindi, hislerime bu kapalı kafes.
Buna sebep; zamanı bilmeden aldığım her nefeste gizliydi, belki de durgunluğumu saklayan o sisli gecedeydi.
Kafesleri sevmem aslında, bilirsin.
Özgürlüğünü kısıtladığım duygular karartır içimi habersiz.
Sadakat denilen şey ise; kalmaya isteksiz.
Fırlattım denize kafesin anahtarını öfkeyle, dalgalarıyla geri getirdi bana onu, saklamaya yanaşmadı mavisine.
Öylesine bırak ki onları uçup gitsinler, öylesine tut ki aklında geri gelmeyi bilsinler.
Dese de bana ne dinledim onu, ne de söylediklerinden bir şeyler anlamaya istekliydim.
Kaybolmasını istemediklerimin peşinde sürüklenirken, istedim kaybolmayı.
Sonra farkına vardım ki kaybolsam da bir şey değişmezdi, kaybolmasam da.
Kimse peşimden gelmezdi, buydu hep bildiğim.
Hiç değişmedi.
Sapmadı.
Şaşırtmadı.
"Belki"lerle çevrili dünyamda yaşamaya suskun, ruhum artık durgun.
Bana bir şarkı söyle, yolumuz uzun.
...
.
Yorumlar
Yorum Gönder