Düsünce Biyografisi

...

Güneşin fısıltıları kasabayı aydınlatmaya başlarken uyandım.Botlarımı giydim, uç kısımlarından hafif sökülmeye başlamış çantamı aldım.
Aklımdaki şey basitti; bence, herkes uykudayken gerçekleşen ayrılıklar daha kolaydı.Sonuçta bir veda sahnesinde başrol oynamazsınız ya da göz yaşlarının doldurduğu bir hüzün tablosuyla karşılaşmazsınız.

Ya da öyle olduğunu sanırsınız.

Tüm bu yolculuğa başladığımdan beri, onlarca yer gördüm.Onlarca insan, onlarca acı, onlarca hüzün.
Ama herkesin dindirmesi gereken bir hüznü, bir acısı olduğunu da gördüm.Bunun için çabaladıklarını gördüm.

Tıpkı benim gibi.

Yine de öğrendiğim bir şey vardı: Başladığım şeyi bitirmeliyim.En azından kendime, başladığım şeyi bitirme şansını vermeliyim.Çünkü buna mecburum.

Kanat parçalarının içinde olduğu kavanozu da çantama koyduktan sonra yavaşça kapıyı açtım ve yolculuğumda yarım kalan onlarca şeyi, yine ardımda bıraktım.Ya da öyle sanıyordum.
Jinora için eldivenlerimi, Maggi'ye ise yapmak için çok uğraştığım kolyeyi bırakmıştım.
Kulübenin merdivenlerinden sessizce aşağı doğru indim ve kasabanın çıkışına doğru yürümeye devam ettim.En azından yürümeyi denedim.Bir kaç adım ilerledikten sonra ayakkabılarımın önüne, Jinora için bıraktığım eldivenlerin teki, düştü.Eldivenin üstündeyse bir kağıt parçası vardı.
Basitçe şu yazılıydı;

"Ellerin üşümez mi?"

Zaten gariplikler içinde yüzen biri olduğum için, açıkçası bunu pek de garip bulmamıştım.Az önce usulca yere süzülen eldiveni ve kağıt parçasını alıp ilerlemeye devam ettim.Derken eldivenin diğer teki de, tıpkı az önce olduğu gibi birden bire önümde belirdi.
Elbette ki bir kağıt parçası daha.

"Bence arkana bakmalısın."

Bir süre öylece durup karşılaştıklarımı anlamaya çalıştıktan sonra, bana söyleneni yaptım ve arkamı döndüm.Bir kaç kez gözlerimi kırptım, ama değişen bir şey olmadı.Oradaydılar.Soğuk ve kar yağışlı havanın karşısında kükreyen bir alev ejderhası kadar soğuk kanlı ve bir o kadar da inatçı.
Anladım ki;

Ardımda bırakmaya karar verdiklerim, beni ardında bırakmıyor.

Öyleyse, sırada ne var?
Fısıltıya benzer seviyede bir şeyler söylemek istedim ama ne diyebilirdim?

"Ben gidiyorum."

Bu kadar mıydı?
Ya da bu kadar basit miydi?
Bir amaç uğruna başka değerleri ardında bırakmak, basit miydi?

Hayır, bunlar benim iç sesim değildi.Bunları ben düşünmedim, bunları ben hissetmedim.
Bunları onlar söylediler.Bense duyduklarımın etkisinde, taş bir duvara çivi ile yazı yazmaya çalışan yalnız yolcular gibiydim, her bir vuruş ağırdı, acıtırdı, acıttı da.

Başka seçeneğim var mıydı?
Belki.
Ama bir amacım da vardı.Ulaşılmayı bekleyen.
Biri vardı.Ona ulaşmamı bekleyen.

Daha fazla onlara bakıp, hislerini depreştirmeye ya da kendi duygularımı aktifleştirmeye dayanamazdım, biliyorum.
Gözlerimi kaçırdım.Başımı eğdim, pişman olurcasına.
Ama gitmeliydim.
Aklımda, hüzünlü bir parça seçtim, ve çalışını izledim.
Filmlerde ki gibi.

Jinora'ya eldivenlerimi isteyip istemediğini sormak anlamsız gelmişti, o istemese bile ben bırakacaktım ki zaten.Belki bir hatıra olur, beni ona anlatırlar.

Yalnızca bir kaç gündür tanıdığın birinin ne hatırası olabilir?
Sana ne bırakabilir?
Sevgi mi?
Güven mi?
Yoksa korku mu?
Ya da kin?
Hangisi?

Ne bıraktığımı, ya da onlarca yerde, onlarca kişiye hangi duyguları yaşattığımı bilmiyorum.Uzun zamandır onu arıyorum.Ama bulacağıma da inanıyorum.Çünkü inanmak zorundayım.
Ya da onu bulmalıyım.

Sanırım bu, farklıydı.Ben bu olağan durumdan kurtulmaya çabalayıp, yürümeye başlayınca;
Jinora arkamdan koşmaya başladı.En azından ayak sesleri onundu.
Durdum, Jinora ise karşımdaydı.Bana ne söyleyeceğinden emin değildim.Çünkü ne söylese, haklıydı.

Yalnızca "Bunu al." dedi bana.
Bana uzattığı küçük kutunun içindeki, eski zamanlardan kalmış bir parşömene benziyordu.Kağıt, uzun ince bir çubuğun etrafına sarılmış.Yani gayet eski.İçinde ne yazdığı ya da ne olduğu konusunda bir fikrim yoktu ama o an yapabildiğim tek bir şey vardı;

"Teşekkür ederim."

"Geri dönmeyi hiç düşündün mü?" dedi fısıldarcasına.

"Bilmiyorum."

"Peki."

"Bak Jinora; Ay, Dünya'nın etrafında dönüyor, ama ya Ay, Güneşi arıyorsa? Güneşe giden bu yolda, Dünya kaybolabilir mi sence? Siz kaybolabilir misiniz?"

"Evet, kaybolabiliriz, unutulabiliriz.Asıl soru şu;
-Hangi Güneş?"

"Biliyor musun, size onu getireceğim."

"Umarım."

"Olur da beni merak ederseniz; denize sor, Jinora."

O sırada ne hissettim bilmiyorum.Sanki biraz kırgınlık.
Alışkın olmak bazen duygu bozucu olabiliyor.Çünkü alışkın olup, umursamamak, seni üzmese bile başkalarını üzüyor.
Kasabadan ayrılırken arkama bakmamaya çalıştım.Çünkü bu çok zordu.
Aslında hep zordu.
Aklımın bir köşesinde şu parşömene benzeyen şey vardı.Ne olduğuna bakma fırsatı bulamadım, bazılarıyla ise konuşma fırsatı.
Kapağı kaldırıp içindekini aldım.Yıpranmaması için özen göstererek açtım, yavaşça.
Anlayabilmem için minik bir kısmını görmem yetmişti.
Bu onun çizilmiş bir resmi.
Sanırım bunu çizen kişi onu hiç görmemiş.Görseydi kanatlarını bu şekilde yapmazdı.Çünkü kanatları bu şekilde değil.Yine de yardımı dokunabilir.Yolda birilerine rastlarsam eğer, parşömeni onlara gösterip "Onu gördünüz mü?" diye sorabilirim.

Yakın zamanda bir deniz kıyısına bakıyor olmayı diliyorum.
Onu, denize sormak için.

...

                                                                                                                                                                     07 Ekim 2014 / 10:47                                                                                                                                                         Düşünce biyografisi / Ressam*


















Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

baslıbasına bir derin kuytu

Ikı Yaka Arasında

Nerelerdeydiniz?