Mesale

Hava kararmaya başlayıp, ay yüzünü sakladığı perdeyi açmaya yeltenince; adam ne yapacağı konusunda pek fikrinin olmadığını da yavaş yavaş anlamıştı.Tedirgin bir şekilde, titreyen sesiyle sordu minik kıza; ama bu titreme soğuktandı.
"Gitmeden sana bir şey sormalıyım.Bu kulübe...şey... acaba bir sahibi var mı?"
"Sence bir sahibi olsa böyle yıkık dökük kalır mıydı Mr.Robinson?"
"Mr.Robinson da ne demek?Adım Robinson değil ki."
"Olması da gerekmiyor zaten.Sonuçta bu da bir takma isim bay ukala."
"Annen de senin kadar cadı mı bilmek isterdim doğrusu."
"Cadı olmak için bir süpürgeye binip uçabilmek gerekiyorsa; ki bence gerekli, yani o bir cadı değil."
"Senin aksine..." derken adam; karşılarında birisi belirdi, sıradan bir yürüyüşle onlara yaklaştı.
"Bak işte beklediğin geliyor.O benim annem, ona nazik davran; sonra külahları değişmeyelim." diyerek hafif tehtidkar bir ses tonuyla fısıldadı adamın kulağına.
Adam gözlerini kıza çevirdi bir an; ama sonra karşıdan gelene odaklanmayı tercih eder gibi bir havaya kapıldı.
"İyi akşamlar, bay ..... yabancı(!)" diyerek adını öğrenmek istediğini anlatmaya çalıştı minik kızın annesi.
"Ah, size ve kasaba halkına kendimi tanıtmadan buraya sahip olmuş gibi davrandığım için beni bağışlayın, bu arada adım Lucas."
"Bunu dert etmeyin, zaten yıllardır boştu bu kulübe, hiç değilse birilerinin bu kulübeyi aydınlatacağını görmek güzel, bir kaç günlük olsa bile." dedi nazikçe minik kızın annesi.
"Unutmadan söyleyeyim, ben Margeret, şu yanındaki ufaklıksa benim kızım."
"Evet, sizden bahsetti biraz.Ama kendi adını söylemedi bana acaba neden?" dedi Lucas, sitem içeren mimikleriyle, hafif de gülümseyerek."
"Bakıyorum da ne çabuk anlaşmaya başladınız öyle" diyerek araya girdi minik kız.
"Jinora; ismim Jinora.Şimdi için rahat mı Mr.... Lucas." 
"Ah, şimdi gayet iyi anlıyorum....her neyse...Ama adımı telaffuz ediş tarzını beğenmedim küçük hanım."
"İkiz kumruları yalnız bırakayım." diyerek kalktı, oturduğu merdivenin köşesinden, Jinora.Eldivenlerini giydi, yürümeye başladı.Gariptir ki, oradaki iki kişi de gitmesine engel olmamıştı.Hatta ağızlarından bir kelime bile çıkmayacak gibiyken, Margeret dayanamadı; belki de annelik iç güdüsüne yenik düşerek:
"Jinora, nereye gidiyorsun?"
"Şey....Buralardayım...Sanırım..." derken biraz bağırmıştı Jinora, duyulduğundan emin olmak için.
Lucas, Margeret'a dönerek;
"Margeret'ın kızı demek biraz zor gibi, sana hiç benzemiyor."
"O benim küçük cadım." dedi gülümseyerek Margeret.
"Farkındayım." 
"Seni kızdırmadı umarım.Haklısın pek bana benzemiyor....Ah, sanırım benden daha zeki." 
"Bilmiyorum, bu pek zekayla alakalı değil gibi."
"Belki, ama ben onun yaşındayken hiç de böyle hırçın değildim."
"Tabi zaten hırçın olan bendim, hırçınlığını benden aldı." 
"Dalga geçmeyi bırakıcak mısın yoksa biraz daha hırçınlık mı görmek istersin, seç bakalım beyefendi....Bak sormayı unuttum, aç mısın?"
"Şey...Belki biraz, azıcık." çekinerek cevapladı Lucas.
"Aklıma daha önce gelmiş olsaydı sana birşeyler hazırlayabilirdim aslında.Ama yine şanslısın, parıltı geldiğinden beri, her gün gece yarısı tüm kasaba bir kamp ateşi etrafında toplanıp birlikte zaman geçiriyoruz.O sırada senin için birşeyler düşünürüz."
"Hem seni kasaba halkı da tanımış olur.Ah, merak etme seni incitecek insanlar değil onlar."
"Teşekkür ederim Margeret...Sana borcumu nasıl öder......"
"Saçmalama."  diyerek araya girdi Margeret, gülümseyen yüzünün ötesindeki bir ses tonuyla.
"Hadi, beni takip et." dedikten sonra yavaşça kalktı Lucas'ın yanından, Margeret.Biraz yürüse de, Lucas'ın kalkmadığını anlayınca, arkasını dönüp, minik bir ifadeyle yeniden çağırdı onu.
"Eee, gelmeyi düşünmüyor musun?"
"Kamp ateşine kadar zamanımız var mı?"
"Niye ki, çözmemiz gereken sorunların mı var?" hafif gülümsedi Margeret.
"Sen dişi aynştayn mısın yoksa?" 
"Hayır, kızıma çekmişim."
"Şey, aslında teorik olarak kızının sana çekmesi gerekiyor."
"Ciddi olamazsın." dedi Margeret, gülerek.
"Ah, neyse.Anlat bakalım merak ettim şimdi."
"Şu parıltıyla alakalı aslında.Şöyle söyleyebilirim; ben onu arıyorum ve....onu bulmalıyım."
"Parıltıyı mı yoksa parıltıyı saçanı mı?"
"Elbette ki parıltıyı saçanı.Bu o kadar harika bir soru ki." diyerek tatlı bir sitemle yaklaştı, Lucas.        
"Kasabanın istediği de onun geri gelmesi, yeniden, kasabayı yaşanır bir yer haline getirmesi."
"Benim demek istediğim öyle bir şey değil, gerçekten, bulmalıyım onu....Nedenini sorsan söyleyemem belki ama, mecburum yani."
"Anladığım kadarıyla fazlasıyla önemli, en azından anlamaya çalışıyorum diyelim." diyerek ciddileşen ortamı biraz yumuşatmak istedi Margeret.
"Garip bile olsa, doğru anlamışsın Maggi."
"Maggie mi?"
"Evet, Maggie.Sonuçta bir kaç harf aynı öyle değil mi, bence bu daha güzel.Maggi."
"Margeret'ın ne kötülüğünü gördün ki?"
"Kötülük olduğunu söylemedim zaten, sadece maggi daha hoş dedim.İsim takmaya bayılan kızana göre, sen bu konuda pek içli dışlı değilsin galiba."
"Aklıma gelmişken, sen bana az önce aptal demek istedin, anladım ben." dedi minik bir sitemle, Margeret.
"Kim?"
"Ben mi?"
"İnanmam."
"Ah, peki nasıl istersen.Sonra ben açım diye kapımı çalma.Şansını kaybediyorsun ona göre."
"Haha, tehtidler, sitemler..Sırada ne var Maggi." dedi Lucas gülümser bir ifadeyle. 
"Bilmem, belki seni ona götürürüm, kim bilir."
...

                                                                                                                                                      01 Ağustos 2014 / 03:20                                                                                                                                      Düşünce biyografisi  / Kamp Ateşi*












Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

baslıbasına bir derin kuytu

Ikı Yaka Arasında

Nerelerdeydiniz?