Zamansız
Bazen yaşadığı her şeyi bir kitaba saklı sanır insan.
Karşısına çıkan her yüzü tek tek yerleştirir kitabının tozlu sayfalarına.
Kimini kralın kızı, kimini sarayın muhafızı yapar kendince.
Bir gün gelir, gördüğü o renkli gözleri başının üstündeki yıldızlara ortak tutar bazen.
O ise, bulduğu kumaş parçalarını dikerek kıyafet hazırlayan, ucu açılmış ayakkabısını kumaş ipliğiyle birbirine bağlayan bir terziden öteye koymazdı asla kendini.
Görmezdi kendinde o değeri.
Kalbinden gözyaşı akıtan her hüzün, bir kumaş parçası kadar yıpratırdı onu.
Bu yüzden o, birbirine geçirdiği kumaş parçalarını hep, kalbi sanırdı.
Ne kadar birleştirirse onları, kırılan kalbin ruhunu geri kazandığına inanırdı.
Ama kırılan kalplerin eskisi gibi olamayacağını ona kimse öğretmedi.
Uyanır uyanmaz, penceresinden sokağı izlerdi.Yoldan geçen at arabalarını görürdü, dönemin lüks insanlara sunduğu bir hayal geçidi derdi onlara.Onlardan birine sahip olsaydı, her yere gidebileceğini sanırdı.Bu sayede her sabah hayale dalardı o küçük dünyasında.Penceresini tam aydınlatmayan güneş ışığını görebilmek için sokağa çıkardı bir süre sonra.O küçücük evinde, bir kedisi ve bir dikiş makinesi olduğu için herkes ona göz ucuyla bakardı.Surları ardında bir şatoda yaşadığını bir o bilirdi, bir de kedisi.Bilmezlerdi çünkü, onun dünyasını kimse onun kadar yakından görmeyi istemezdi belki de.Kimseye bir şey söylemezdi sesiyle, yazardı sadece.O hep anlatırdı, kimse okumazdı.
Ruhunu minik damlalar halinde kanatan yaşamını unutup, uçtuğu gökyüzüydü yazdıkları.
Bir gün, yine penceresine çekilmişti, yoldan geçen at arabalarını izlemeye daldı düşünceleri.
Her gün gördüğü gözlerden farklılarını gördü bir an.
Aslında daha önce görmüştü o renkli gözleri.Surları ardına sığınmadan önce, hala çocuk yaşlardayken.
Kapıya koştu hemen, hızlıca açtı, bir kaç adım attıktan sonra durdu yerinde.Durduğu yer surlarının sınırıydı çünkü.O sınır sadece, kırık bir kiremit parçasıyla toprağa çizdiği şeydi aslında.Ama o buna surlarım derdi, ne dışına adım atardı ne de birileri o surları aşardı.
Renkli gözleri yeniden görmeye çalıştı, uzun süre baktı o tarafa.
Sonra göz göze geldi, renkli gözlerin sahibiyle.El salladı ona, onu tanıdığını sandı.Diğer elinde ise bir kaç parça kağıt vardı, kağıtlar ise hayalleri için birer kanıttı.
Ona doğru yürüdü, renkli gözlü.Elinde tuttuğu kağıtları aldı, el sallayan adamın.Okudu bir süre.Başını kaldırıp, saçları gözlerini örten o adama ve ardında kalanlara baktı.
Pencerenin yanında biriktirilmiş olan kağıtları gördü.Onlara ulaşmak istedi, belki de insanlar ona bu yüzden kitap hırsızı dedi.
Attığı her adımda surları geçmeye daha da yaklaştı, renkli gözlü.Sonra girdi kapıdan.
Surların ardındaki şatoyu görüp görmediğini sordu adam, kitap hırsızına.
Gördüğünü söyledi kitap hırsızı da.
Aslında hiç bir konuşma geçmedi aralarında.Gözler anlattı olan biteni.
O renkli gözlere gök kuşağını kimin doldurduğunu düşünürken adam, surlarını aşan yabancıyı da tanımaya başladı o anda.Hayallerinden bahsetti biraz, renkli gözlü.Bu hayallerin içine saçları gözlerini örten adamı da ekledi.Gülümsemeyi unutan adama, bu şekilde gülümsemeyi öğretti.
Aslında her duyguyu tek tek öğretti adama.
Üzülmeyi öğretti, ağlamayı, özlemeyi öğretti, değer vermeyi öğretti ona.
Ama galiba bir şeyi öğretmedi.
Duygularını göstermeyi öğretmedi ona, en azından bunu biliyordur diye düşündü belki de.
Belki kendisi de gizlediği içindi.Gizliydi işte; kim bilebilirdi ki.
Masallardaki kahramanlardan daha yakındılar.Şatonun uzun kulelerine çıkıp gök yüzüne bağırırlardı birlikte.Dolunay olduğu gecelerde, sanki bir komşuya dönüşürdü Ay.Parmaklarını uzatıp ona dokunmayı çok severdi renkli gözlü.
Sonra, gök yüzü öldü.
Adam, hiç çıkmaz sandı hayallerinden, renkli gözlüyü.
Etkisine kapıldı başka şeylerin.Doğruyu başka şeylerde aradı.
Düşünmedi üzebileceğini.
Düşünmedi kırabileceğini.
Düşünmedi her şeyi mahvedebileceğini.
Mahvettiği şeyleri kumaş parçaları sandı yine.Kumaş parçalarını birleştirince geçer sandı.
Ama yanıldı.
Gözlerindeki gök kuşağını soldurdu, renkli gözlünün.İstemeden de olsa.
Renkli gözlünün ona öğretmediği şeyler öğrendi kendi kendine.Adını koyamadı ilk başta.
İnsanlar ona nefret dedi.
Nefreti kendine hissetti.
Geri getirmek istedi, kaybettiklerini geri kazanmak istedi.
Ama yaptığı tek şey, onu yine üzmekti.
Birilerine söylenebilecek en güzel şey, onu sevdiğindir derdi okuduğu kitaplar.
Ama bunu söylediğinde, o kişinin hayatından çıkmak zorunda kalabileceğini bilemedi.
Doğru şeyleri yanlış zamanda yaptı hep.
Yaptığı hataları tarif etmeye yetmedi kelimeleri.Bunu anladığı günden beri hep, ölmek istedi.
Sonra, ölümü üzerinden çok zaman geçtiğini öğrendi.
Çoktan yerini birilerinin aldığını, hiç bir değerinin kalmadığını da öğrendi o gün.
Çektirdiği acıların aynılarını, tek tek çekmeyi öğrendi o gün.
Aklına en son gelecek kişinin bile yarı yolda bırakılabileceğini, her şeyin tek bir kelimeye sığabileceğini öğrendi o gün.
Daha derini yoktu artık, en dipteydi hisleri.
Bu yüzden, gitme bile diyemedi, deseydi de değişmezdi bazı şeyler.
Ne yaparsa yapsın değerini yitirmeyen biri için değerini yitirmekti, yüzleştiği.
Her sabah gün ışığıyla aydınlanan penceresi karanlıktı artık, kalbiyse git gide daha da üzen bir bataklık.
Uyumadan önce aklından geçen şeyler sağladı, bir gerçeği görmesini.
Anladı ki, tüm bunları hak etmişti.
Ve ilk kez o an, bu kadar çaresiz hissetmişti.Çaresiz ve pişman.
Sessiz adımlarla dışarı çıktı, sonra surlarını aştı, bunu daha önce hiç yapmamıştı.
Yolunu kaybetti, çünkü gideceği yeri de bilmiyordu, ilerlediği yolun nereye çıktığını da.
Düşüncelerinden yoksun kaldı uzun süre.
Uykuya hasret kaldı, karanlığa alıştı.
Sonra, rüzgar ona umudu fısıldadı.O ise rüzgara bir hatıra bıraktı, gittiği yoldan geri dönmeye başladı.Rüzgara bıraktığı hatıra, ne bir hazine kadardı ne de hayal kadar tatlı.
Bıraktığı sadece bir kumaş parçasıydı, başka neyi vardı ki bırakabileceği.
Üstüne bir şeyler işlemişti.Bunu yaparak duygu günlüğüne eklemediği iki duygudan birini seçti aslında.
Seçmediği şey, vazgeçmekti.
Seçtiğini ise rüzgar gök yüzüne iletti:
"Belki bir gün."
...
Bir gün gelir, gördüğü o renkli gözleri başının üstündeki yıldızlara ortak tutar bazen.
Gözleriyle, o gözlerin fotoğrafını çeker durmadan.
Bakmaya kıyamaz belki, ama çoktan ruhuna işler o gözlerin rengi.
Görmezdi kendinde o değeri.
Kalbinden gözyaşı akıtan her hüzün, bir kumaş parçası kadar yıpratırdı onu.
Bu yüzden o, birbirine geçirdiği kumaş parçalarını hep, kalbi sanırdı.
Ne kadar birleştirirse onları, kırılan kalbin ruhunu geri kazandığına inanırdı.
Ama kırılan kalplerin eskisi gibi olamayacağını ona kimse öğretmedi.
Uyanır uyanmaz, penceresinden sokağı izlerdi.Yoldan geçen at arabalarını görürdü, dönemin lüks insanlara sunduğu bir hayal geçidi derdi onlara.Onlardan birine sahip olsaydı, her yere gidebileceğini sanırdı.Bu sayede her sabah hayale dalardı o küçük dünyasında.Penceresini tam aydınlatmayan güneş ışığını görebilmek için sokağa çıkardı bir süre sonra.O küçücük evinde, bir kedisi ve bir dikiş makinesi olduğu için herkes ona göz ucuyla bakardı.Surları ardında bir şatoda yaşadığını bir o bilirdi, bir de kedisi.Bilmezlerdi çünkü, onun dünyasını kimse onun kadar yakından görmeyi istemezdi belki de.Kimseye bir şey söylemezdi sesiyle, yazardı sadece.O hep anlatırdı, kimse okumazdı.
Ruhunu minik damlalar halinde kanatan yaşamını unutup, uçtuğu gökyüzüydü yazdıkları.
Bir gün, yine penceresine çekilmişti, yoldan geçen at arabalarını izlemeye daldı düşünceleri.
Her gün gördüğü gözlerden farklılarını gördü bir an.
Aslında daha önce görmüştü o renkli gözleri.Surları ardına sığınmadan önce, hala çocuk yaşlardayken.
Kapıya koştu hemen, hızlıca açtı, bir kaç adım attıktan sonra durdu yerinde.Durduğu yer surlarının sınırıydı çünkü.O sınır sadece, kırık bir kiremit parçasıyla toprağa çizdiği şeydi aslında.Ama o buna surlarım derdi, ne dışına adım atardı ne de birileri o surları aşardı.
Renkli gözleri yeniden görmeye çalıştı, uzun süre baktı o tarafa.
Sonra göz göze geldi, renkli gözlerin sahibiyle.El salladı ona, onu tanıdığını sandı.Diğer elinde ise bir kaç parça kağıt vardı, kağıtlar ise hayalleri için birer kanıttı.
Ona doğru yürüdü, renkli gözlü.Elinde tuttuğu kağıtları aldı, el sallayan adamın.Okudu bir süre.Başını kaldırıp, saçları gözlerini örten o adama ve ardında kalanlara baktı.
Pencerenin yanında biriktirilmiş olan kağıtları gördü.Onlara ulaşmak istedi, belki de insanlar ona bu yüzden kitap hırsızı dedi.
Attığı her adımda surları geçmeye daha da yaklaştı, renkli gözlü.Sonra girdi kapıdan.
Surların ardındaki şatoyu görüp görmediğini sordu adam, kitap hırsızına.
Gördüğünü söyledi kitap hırsızı da.
Aslında hiç bir konuşma geçmedi aralarında.Gözler anlattı olan biteni.
O renkli gözlere gök kuşağını kimin doldurduğunu düşünürken adam, surlarını aşan yabancıyı da tanımaya başladı o anda.Hayallerinden bahsetti biraz, renkli gözlü.Bu hayallerin içine saçları gözlerini örten adamı da ekledi.Gülümsemeyi unutan adama, bu şekilde gülümsemeyi öğretti.
Aslında her duyguyu tek tek öğretti adama.
Üzülmeyi öğretti, ağlamayı, özlemeyi öğretti, değer vermeyi öğretti ona.
Ama galiba bir şeyi öğretmedi.
Duygularını göstermeyi öğretmedi ona, en azından bunu biliyordur diye düşündü belki de.
Belki kendisi de gizlediği içindi.Gizliydi işte; kim bilebilirdi ki.
Masallardaki kahramanlardan daha yakındılar.Şatonun uzun kulelerine çıkıp gök yüzüne bağırırlardı birlikte.Dolunay olduğu gecelerde, sanki bir komşuya dönüşürdü Ay.Parmaklarını uzatıp ona dokunmayı çok severdi renkli gözlü.
Sonra, gök yüzü öldü.
Adam, hiç çıkmaz sandı hayallerinden, renkli gözlüyü.
Etkisine kapıldı başka şeylerin.Doğruyu başka şeylerde aradı.
Düşünmedi üzebileceğini.
Düşünmedi kırabileceğini.
Düşünmedi her şeyi mahvedebileceğini.
Mahvettiği şeyleri kumaş parçaları sandı yine.Kumaş parçalarını birleştirince geçer sandı.
Ama yanıldı.
Gözlerindeki gök kuşağını soldurdu, renkli gözlünün.İstemeden de olsa.
Renkli gözlünün ona öğretmediği şeyler öğrendi kendi kendine.Adını koyamadı ilk başta.
İnsanlar ona nefret dedi.
Nefreti kendine hissetti.
Geri getirmek istedi, kaybettiklerini geri kazanmak istedi.
Ama yaptığı tek şey, onu yine üzmekti.
Birilerine söylenebilecek en güzel şey, onu sevdiğindir derdi okuduğu kitaplar.
Ama bunu söylediğinde, o kişinin hayatından çıkmak zorunda kalabileceğini bilemedi.
Doğru şeyleri yanlış zamanda yaptı hep.
Yaptığı hataları tarif etmeye yetmedi kelimeleri.Bunu anladığı günden beri hep, ölmek istedi.
Sonra, ölümü üzerinden çok zaman geçtiğini öğrendi.
Çoktan yerini birilerinin aldığını, hiç bir değerinin kalmadığını da öğrendi o gün.
Çektirdiği acıların aynılarını, tek tek çekmeyi öğrendi o gün.
Aklına en son gelecek kişinin bile yarı yolda bırakılabileceğini, her şeyin tek bir kelimeye sığabileceğini öğrendi o gün.
Daha derini yoktu artık, en dipteydi hisleri.
Bu yüzden, gitme bile diyemedi, deseydi de değişmezdi bazı şeyler.
Ne yaparsa yapsın değerini yitirmeyen biri için değerini yitirmekti, yüzleştiği.
Her sabah gün ışığıyla aydınlanan penceresi karanlıktı artık, kalbiyse git gide daha da üzen bir bataklık.
Uyumadan önce aklından geçen şeyler sağladı, bir gerçeği görmesini.
Anladı ki, tüm bunları hak etmişti.
Ve ilk kez o an, bu kadar çaresiz hissetmişti.Çaresiz ve pişman.
Sessiz adımlarla dışarı çıktı, sonra surlarını aştı, bunu daha önce hiç yapmamıştı.
Yolunu kaybetti, çünkü gideceği yeri de bilmiyordu, ilerlediği yolun nereye çıktığını da.
Düşüncelerinden yoksun kaldı uzun süre.
Uykuya hasret kaldı, karanlığa alıştı.
Sonra, rüzgar ona umudu fısıldadı.O ise rüzgara bir hatıra bıraktı, gittiği yoldan geri dönmeye başladı.Rüzgara bıraktığı hatıra, ne bir hazine kadardı ne de hayal kadar tatlı.
Bıraktığı sadece bir kumaş parçasıydı, başka neyi vardı ki bırakabileceği.
Üstüne bir şeyler işlemişti.Bunu yaparak duygu günlüğüne eklemediği iki duygudan birini seçti aslında.
Seçmediği şey, vazgeçmekti.
Seçtiğini ise rüzgar gök yüzüne iletti:
"Belki bir gün."
...
Yorumlar
Yorum Gönder