Duygu Origamisi
...
Her pusula kuzeyi gösterir öyle değil mi.Oysa ki benim bir pusulam bile yoktu.
Sahip olduğum tek yön oydu.
Ona doğru attığım adımlar ise, sonu parıltıya çıkan bir yoldu.
Peki o nereye gidiyordu?
Her gün batımında, kanat parçalarının parıldamasında bir anlam yok muydu?
Ya da bu kayboluşun, ardındaki sebebin adı "yok oluş" muydu?
Belki de "yeniden doğuş".
Anlatılmayan pek çok şey var.En azından benim birilerine anlatmadığım.
O kütüphanede bulduğum tek şey kanatlar değildi.
Aradığım tek şey, kavanozun içindekileri sahibine ulaştırmak değildi.
Gizlenen bilgiler gibi küçük yazılmamışlardı ya da yazıldığı alfabe karmaşık değildi.Gayet açık ve gayet büyüktüler.Sanki yüz yıllar sonra birinin buraya gelip bir şeyler arayacağını ve aradığı şeylerin karşısında belirmesine şaşıracağını tahmin etmişlerdi.
Aslında şaşırmamıştım.Sonuçta oraya, bunun için gitmiştim.
Öğrendiğimde şaşırmayacağım şeyleri öğrenmeye.
Oraya gitmiş ve bunlar öğrenmiş olmayı diler miydim bilmiyorum.Cevaplardan birini bulmuştum sonuçta ve bunun heyecan verici ya da akıl almaz olmasını beklemiştim.
Şey...Yani bilmiyorum, acıklı, galiba.
Denizin neden durgun olduğunu öğrendim.
Neden durup dururken hırçınlaştığını.
Neden gökyüzü kızıl parıldarken karanlığa saklandığını.
Çünkü içindeki hüznü atmak zorundaydı.Öfkesini başka şeylerden çıkarmak zorundaydı.
Başından beri biliyordu.Belki de O'nun nerede olduğunu da biliyordu.
Ama dalgalarıyla anlatmadı gerçeği, ya da fısıldamadı rüzgar, olan biteni.
Yapamazdı ki.
Nasıl yapsın?
Nasıl söylesin?
Onun kayboluşundan sonra bir kayboluşa daha nasıl katlansın?
Görkemli bir yokoluş değil ayrıca.
Sıradan ve kanatsız, önemsiz bir yok oluş olsa da, benimkisi.
...
Ne kadar zamanı kaldı, bilmiyorum.
Ama neden bu kayboluş tek başına?
Neden gözlerden uzak?
Belki de bir iç karışıklığın eşiğinde hislerine yenik düştü düşünceleri.
Ya da sıkışıp kaldığı o siyah gök yüzünü yıkıp geçebilecek cesareti bulamadı kendinde.
Güvenini kaybetti.
Umutlarını sakladığı renkleri kararttı duyguları.
Benliğini yıprattı, korkuları.
Parçalanan tek şey ise; kanatları.
Kanatları ölüyor.
O ölüyor.
Peki ya bir yok oluşu sonlandırmaya çalışan yok olursa ne olur?
Bunu kim durdurur?
Yakınlığını hissediyorum.Ama hangi yok oluş olduğunu bilemiyorum.
Belki benim.
Artık denizi daha iyi anlıyorum.
Durgunluğunu artık, gerçekten duyuyorum.
Aslında durgunluğuna minik bir dokunuşla uzanıyorum, yalnızca biraz hissetmek için.
Ama asaleti karşısında eğiliyorum ve onu içime hapsediyorum.
Belki de ben, hep denizdim, bilmiyorum.
İçimdeki duygu karmaşasını durduramıyorum.
Hangi anda hangi duygu yüküne sahip olduğumu seçemiyorum.
Ama ben buyum, sadece durgun;
Bir süredir.
02 Aralık 2014 / 00:41
Her pusula kuzeyi gösterir öyle değil mi.Oysa ki benim bir pusulam bile yoktu.
Sahip olduğum tek yön oydu.
Ona doğru attığım adımlar ise, sonu parıltıya çıkan bir yoldu.
Peki o nereye gidiyordu?
Her gün batımında, kanat parçalarının parıldamasında bir anlam yok muydu?
Ya da bu kayboluşun, ardındaki sebebin adı "yok oluş" muydu?
Belki de "yeniden doğuş".
Anlatılmayan pek çok şey var.En azından benim birilerine anlatmadığım.
O kütüphanede bulduğum tek şey kanatlar değildi.
Aradığım tek şey, kavanozun içindekileri sahibine ulaştırmak değildi.
Gizlenen bilgiler gibi küçük yazılmamışlardı ya da yazıldığı alfabe karmaşık değildi.Gayet açık ve gayet büyüktüler.Sanki yüz yıllar sonra birinin buraya gelip bir şeyler arayacağını ve aradığı şeylerin karşısında belirmesine şaşıracağını tahmin etmişlerdi.
Aslında şaşırmamıştım.Sonuçta oraya, bunun için gitmiştim.
Öğrendiğimde şaşırmayacağım şeyleri öğrenmeye.
Oraya gitmiş ve bunlar öğrenmiş olmayı diler miydim bilmiyorum.Cevaplardan birini bulmuştum sonuçta ve bunun heyecan verici ya da akıl almaz olmasını beklemiştim.
Şey...Yani bilmiyorum, acıklı, galiba.
Denizin neden durgun olduğunu öğrendim.
Neden durup dururken hırçınlaştığını.
Neden gökyüzü kızıl parıldarken karanlığa saklandığını.
Çünkü içindeki hüznü atmak zorundaydı.Öfkesini başka şeylerden çıkarmak zorundaydı.
Başından beri biliyordu.Belki de O'nun nerede olduğunu da biliyordu.
Ama dalgalarıyla anlatmadı gerçeği, ya da fısıldamadı rüzgar, olan biteni.
Yapamazdı ki.
Nasıl yapsın?
Nasıl söylesin?
Onun kayboluşundan sonra bir kayboluşa daha nasıl katlansın?
Görkemli bir yokoluş değil ayrıca.
Sıradan ve kanatsız, önemsiz bir yok oluş olsa da, benimkisi.
...
Ne kadar zamanı kaldı, bilmiyorum.
Ama neden bu kayboluş tek başına?
Neden gözlerden uzak?
Belki de bir iç karışıklığın eşiğinde hislerine yenik düştü düşünceleri.
Ya da sıkışıp kaldığı o siyah gök yüzünü yıkıp geçebilecek cesareti bulamadı kendinde.
Güvenini kaybetti.
Umutlarını sakladığı renkleri kararttı duyguları.
Benliğini yıprattı, korkuları.
Parçalanan tek şey ise; kanatları.
Kanatları ölüyor.
O ölüyor.
Peki ya bir yok oluşu sonlandırmaya çalışan yok olursa ne olur?
Bunu kim durdurur?
Yakınlığını hissediyorum.Ama hangi yok oluş olduğunu bilemiyorum.
Belki benim.
Artık denizi daha iyi anlıyorum.
Durgunluğunu artık, gerçekten duyuyorum.
Aslında durgunluğuna minik bir dokunuşla uzanıyorum, yalnızca biraz hissetmek için.
Ama asaleti karşısında eğiliyorum ve onu içime hapsediyorum.
Belki de ben, hep denizdim, bilmiyorum.
İçimdeki duygu karmaşasını durduramıyorum.
Hangi anda hangi duygu yüküne sahip olduğumu seçemiyorum.
Ama ben buyum, sadece durgun;
Bir süredir.
Yorumlar
Yorum Gönder